Sayfalar

Bu Blogda Ara

Dünyadan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünyadan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2009 Pazar

Yaş 17, kilo 4,5




60 santimlik boyu, 4,5 kilo ağırlığı ve 17'lik yaşıyla dünyanın en küçük, en mini minnacık adamının Katmandu'daki Banglung bölgesinde yaşadığını biliyor muydunuz?

Bilmiyorsanız, bir kola şişesinin boyunun neredeyse onun kadar olduğunu, gitarı eline aldığında nasıl bir ikili oluşturduklarını, babasının ellerinin arasında ellerinin nasıl göründüğünü görmeniz gerek!
Guinness Rekorlar Kitabı'na ismini yazdıran Khagendra Thapa Magar isimli 17 yaşındaki bu delikanlı, kimsenin sahip olmadığı iki unvana birden sahip. En küçük ve en hafif insan olan Magar, 4 Ekim 1992 tarihnde dünyaya geldi.

Katmandu'nun Banglung bölgesinde ailesiyle birlikte yaşayan bu minik adam, 600 gram olarak dünyaya gelmiş. Babası Rup Bahadur Thapa Magar, oğlunun fiziksel gelişiminin 11 yaşındayken sona erdiğini ve o günden bu yana hiç büyümediğini anlatıyor.

Batı Nepal'de fakir bir ailenin oğlu olan Khagendra Thapa Magar, boyu nedeniyle normal bir okula gidemiyor. Gittiği okulda da öğretmenlerin özel ilgi gösterdiği bir çocuk olmanın hem avantajlarını hem de dezavantajlarını yaşıyor.

Arkadaşlarının alay ettiği bir çocuk olduğunu söyleyen minik, spor programlarını izlemeyi çok seviyor. Kriket oynayanlara hayranlık duyan dünyanın en küçük ve en hafif insanı, hayatının zor olduğunu itiraf etse de, yine de mutlu olmaya çalıştığını ve kendisini böyle de sevdiğini söylüyor.

Magar'ın albümünde pek çok ilginç fotoğraf var. Bir kola şişesiyle neredeyse aynı boyda olan delikanlı, gitarı eline aldığında da yine sevimli bir karenin oluşmasını sağlıyor. Henüz 17 yaşında olduğu için dünyanın en kısa 'adamı' olma namını elinde bulundurmayan, ancak 'en küçük ve en hafif çocuğu veya insanı' olarak Giunness'de yerini alan Magar, nereye gitse ilgi odağı oluyor.

14 Mart 2009 Cumartesi

İlginç Ölüm Hikayeleri


- Frank Hayes-1923: At yarışı sırasında kalp krizi geçiren jokey yaşamını yitirdi. Atı rakiplerini geçerek bitiş çizgisini geçtiğinde dünyadaki ilk 'Ölü şampiyon' oldu.
- Dick Shawn-1987: Komedyen Shawn bir politikacıyı taklit ederken sahnede yere yattı. O sırada kalp krizi geçiren komedyen bir daha ayağa kalkamadı.

- Alex Mitchell-1975: 50 yaşındaki tuğla ustası Mitchell bir komedi dizisi izlerken gülme krizine girip 25 dakika boyunca durmadan güldü. Kalbi bu duruma dayanamayınca Mitchell yatağına uzandığı an hayatını kaybetti.

- Adolf Frederick-1771: İsveç Kralı Frederick hazımsızlık yüzünden yaşamını yitirdi. Istakoz ve havyarın şampanya ile pişirilmesiyle yapılan yemekten sonra 14 ayrı tatlı yiyen Kral yemekten sonra fenalaşarak hayatını kaybetti.

- Joseph W. Burrus-1990: Sihirbaz Burrus 'Canlı gömülme' şovunu yapmak için bir tabutun içine girdi. Asistanları kazdıkları bir çukurun içine yerleştirdikleri tabutun üzerine toprak ve beton attı. İşlem bittiğinde döktükleri betonun tabutu kırdığını fark Eden ekip sihirbazı tabuttan çıkarsalar DA talihsiz adamın cesediyle karşılaştı.

- Ray Chapman-1920: Profesyonel beyzbol oyuncusu Chapman bir maç sırasında sahadan fırlatılan topun kafasına isabet etmesiyle hayata Veda etti.

- George Allen-1990: Futbol antrenörü Allen'ın futbolcuları kazandıkları bir maçı kutlamak için antrenörün kafasından aşağıya enerji içeceği boşalttı. Fenalaşan Allen hastaneye kaldırıldı. Ünlü teknik direktör olaydan 1 ay sonra hayatını kaybetti.

- Lee Seung Seop-2005: Bilgisayar oyunları bağımlısı 28 yaşındaki Seop bir Internet cafede toplam 50 saat boyunca bilgisayarın başından kalkmadan oyun oynadı. Seop oturduğu sandalyeden bir daha kalkamadı.

-Marko ve Roberto de Solisa adlı iki kardeş, birbirleriyle pek iyi geçinemiyorlardı. Roberto'nun sık sık kendisiyle dalga geçmesine dayanamayan Marko, kardeşini, kafasına sıktığı tek kurşunla öldürdü. Bu basit bir cinayet gibi görünebilir. Ancak gerçek öyle değil. Çünkü Marko ile Roberto aynı dolaşım sistemini paylaşan yapışık ikizlerdi. Roberto'nun ölümünden 5 dakika sonra, kan dolaşımı Duran Marko DA öldü.

- New Hempshere eyaletinde 10 yaşında bir çocuk, kolasını çiviyle açmaya çalışırken hayatını kaybetti. Kolanın içindeki gaz basıncıyla fırlayan çivi, çocuğun boğazına saplandı ve çocuk yaşamını yitirdi.
 
- William Henry Harrison - 1840: 1840′DA ABD başkanlığına seçilen William Henry Harrison, çok soğuk bir günde Washington'da açık havada düzenlenen göreve başlama töreninde şapka ve palto giymeyi reddederek yaptığı uzun konuşma sonucu zatürre oldu. Yeni başkan sadece bir ay görev yaptıktan sonra öldü.


- Japon bilim adamları - 1971: 1971′de toprak kaymalarını incelemek isteyen Japon bilim
adamları, büyük bir yağmur fırtınası efekti yapmak için bir tepeyi yangın hortumlarıyla Adam akıllı suladılar. Bu yüzden tepenin çökmesi sonucu meydana gelen heyelanda, dört bilim adamıyla 11 izleyici hayatını kaybetti.

10 Mart 2009 Salı

Everest Dağı





İsmini İngiliz dağcı Sir George Everest’ten alan dünyanın en yüksek dağı Everest’in yükseliği 8850 metreyi buluyor.

Everest Dağı, ismini 1852 yılında ekibiyle buranın Dünyanın en yüksek dağı olduğunu keşfeden İngiliz dağcı Sir George Everest’ten alıyor. Tibetçe Çomolungma, Nepali Çonnolungma Sagramata anlamına gelen Everest, Çin ve Nepal sınırı üzerinde yer alıyor. Ayrıca dünyanın en yüksek dağı olan Everest, Himaya Sıradağlarının içerisinde bulunuyor. Everest, çıplak Güneydoğu, Kuzeydoğu ve Batı sırtlarında en yüksek 8,850 metreye, Güney doruğunda ise 8,748 metreye ulaşıyor. Eteklerinden yükselen Çangtese, Khumbutse, Nuptse ve Lhotse gibi doruklar Nepal’den görülmesine engel oluryor.


Büyük Himalayalar’ın oluşumu, Jeolojik Devirlerin Miyonsen bölümünde, yaklaşık olarak 26-27 milyon yıl önce, Hindistan Yarımadasıyla Tibet Yaylalarının birbirine yaklaşmasıyla başladı. Zamanla kırık ve devrik yamaç kıvrımlarının sıkışıp yukarı doğru hareket etmesiyle ilkel bir dağ sırası oluşturdular. Kuzeydeki arazi kütlesinin toptan yükselmesiyle bölgenin yüksekliği iyice arttı ve yaklaşık olarak 2,5 milyon yıl önce Everest Dağı ortaya çıktı.
Everest Dağı troposferin üçte ikisini geçerek oksijenin az olduğu üst katmanlara ulaşıyor. Hızı saatte 100 km ye varan sert rüzgarlar ve zaman zaman -70 dereceye kadar düşen aşırı soğuklar yukarı yamaçlarda herhangi bir canlı türünün yaşamasına olanak vermiyor.
Everest’e tırmanma girişimleri 1920 yılında Tibet yolunun açılmasıyla başladı ve ilk 1953 yılında doruğa ulaşıldı. Daha sonradan Yeni Zelandalı ve Nepalli tırmanıcılarda, güneydoğu tarafından doruğa ulaştılar. Dağcılar bu tırmanışlar sırasında açık ve kapalı devre oksijen sistemleri, özel olarak yalıtılmış ayakkabı ve giysiler ile elde taşınır telsiz aygıtları kullandılar. Bu tarihten itibarende çeşitli ülkelerin desteklediği çok sayıda dağcı ekibi doruğa ulaşma başarısını gösterdi.
Everest’e çıkan ilk Türk dağcı ise 21 Mayıs 1995 tarihinde Nasuh Mahruki oldu. Onu 2001 yılında Nepal yönünden tırmanan ve doruğa ulaşmayı başaran Tunç Fındık izledi. 2006 yılında ise Elif Eylem Maviş Everest’e tırmanarak doruğa ulaşamasa bile Everest’e tırmanan il Türk kadın ünvanını aldı. Aynı tırmanış ilk Türk oksijensiz Everest zirve çıkışıydı. 2007 yılında ise Fenerbahçe Spor Kulübü’nün 100. Kuruluş yılı nedeniyle Tunç Fındık ve Mustafa Kalaycı Everest dağına beraber tırmandılar.

4 Mart 2009 Çarşamba


Kalahari Çölü


                                     

Afrika'nın güneyinde bulunan Kalahari Çölü'nde, yaklaşık 20000 senedir Buşmenler denilen yerliler yaşıyor

Kalahari Çölü, Afrika’nın güneyinde yer alan yarı çöl plato alanıdır. Kalahari ismi genelde Botsvana’nın batı kısmına denilir. Çöl ise Botsvana’nın büyük kısmı ile Namibya ve Güney Afrika’nın bazı kesimlerini kapsar. Bölgede geniş otlaklıklar, çalı ve ağaçlıklar bulunmasına rağmen, yağış az olduğundan dolayı çöl olarak adlandırılmıştır ve bölgenin çok az bir kısmı bütün mevsimlerde çöl özelliği gösterir. Bölgenin çok az yağış almasının sebebi ise; doğu doğrultusunda uzanan sıra dağların Hint Okyanusundan esen nemli rüzgarların yolunu kesmesidir.



Kalahari’nin toprağı genelde kızıl renkli, yumuşak ve kumludur. Eski nehirlerin getirdiği alivyonlara da sahiptir. Bu alivyonlar sıcakta sertleşerek yağan yağmur sularının üzerinde birikmesini sağlar, böylelikle göletler meydana gelir.


Burada yetişen sebze türü bitkiler ise yağış durumuna göre yüksek ormanlardan alçak bölgelere doğru değişir. Çok miktarda sebze yetişdiği gibi, bunlardan kavun, karpuz ve patetes bol miktarda ekilir. Ayrıca bölgede bulunan otlaklardaki otların çok olması, bunların çok iyi bir hayvan yemi olmasını sağlıyor.


Bölgede Buşmenler denilen yerelliler hemen hemen 20000 yıldır yaşıyor ve geçimlerini avcılık ve inşaatçılık gibi mesleklerle sürdürüyorlar. Yerel malzemelerden yaptıkları barakalarda yaşayan Buşmenler fazla su içmiyorlar. Su ihtiyaçlarını genellikle bitki köklerinden karşılıyorlar ve suyu deve kuşu yumurtasının kabuğunda saklıyorlar. Vadilerde antilop sürüsü, fil dahil birçok tropik bölge hayvanı bulunmasıyla birlikte, sırtlan, aslan, afrika domuzu ve çakal da mevcut. Ayrıca çölde ulaşım için develer de kullanılıyor. Bölgenin güneybatısında ise 20,720 kilometrekarelik alanı kaplayan Gemsboh Milli Parkı bulunuyor. Bu mili parkta nesli tükenmekte olan hayvaların bakımı ve korunması amaçlanıyor.

1 Mart 2009 Pazar

İstanbul dünyanın en pahalı 27'nci kenti


İsviçre bankası UBS tarafından yayınlanan dünyanın en pahalı kentleri listesinde İstanbul 27'nci sırada yer aldı.
Dünyadaki 71 önemli kentte maaş, satın alma gücü ve çalışma saatleri gözönünde bulundurularak yapılan araştırma sonunda 2008 yılı itibariyle dünyanın en pahalı kentinin Oslo olduğu belirtildi.


Sıralamada Kopenhag 2'nci, Londra 3'üncü, Dublin 4'üncü ve Zürih 5'inci olarak yer aldı.

27'nci sırada gösterilen İstanbul, hayat pahalılığı olarak Avrupa'nın önemli kentleri Berlin (23'üncü), Madrid (24'üncü) ve Roma'nın (25'inci) altında yer alsa da, Los Angeles, Chicago, Atina, Seul, Moskova ve Dubai gibi diğer önemli kentlerden daha pahalı olarak gösterildi.

27 Şubat 2009 Cuma

Dünyanın beş mükemmel adası


Dünya'daki bu 5 mükemmel ada, tarihiyle, size sunduklarıyla tam olarak birer turizm cenneti


Galapagos Adaları


Colon Takım Adaları olarak da bilinen Galapagos Adalar’ı, Büyük Okyanusun batısında Ekvador’a bağlı takımadalardan oluşur. Güney Amerika kıtasına yaklaşık olarak 1000 km uzaklıkta olup toplam olarak 50,000 kilometrekare yüzölçümüne sahip. Ayrıca 14 büyük ada, 8 küçük ada ve 40 tane adacıktan oluşan Galapagos Adaları’nda yaklaşık olarak 25,000 kişi yaşıyor. Üst üste binmiş lav akıntılarından oluşmuş Galapagos Adaları’nda hala etkinliğini sürdüren yanardağlarda bulunuyor.
 Galapagos Adaları, 1535 ylında Peru’ya gitmekte olan Panama piskoposu Tomas de Berlangan tarafından keşfediliyor ancak İspanyol egemenliği öncesinde Güney Amerika Yerlilerinin buraya uğradığı düşünülüyor. Uzun yıllar korsanlar tarafından sığınak olarak kullanılan adalar, ancak 1832 yılında Ekvador tarafından topraklarına katılınca yerleşime açılabiliyor. Charles Darwin’in ise 1835 yılında bölgeyi ziyaret etmesiyle adalar dünya çapında bir üne sahip oluyor ve Darwin, adalara gelerek Evrim Kuramı çalışmalarının bazı gözlemlerini bu adada gerçekleştiriyor.




Cocos Adası
1609 yılında Kaptan William Keeling tarafından keşfedilen ve bu yüzden ismi "Keeling Adaları" olarak da bilinen Cocos Adaları, Güneydoğu Asya’da Hint Okyanusu’nda bulunuyor. Nüfusu 1997’de 617 olan ada, 1984 yılındaki halk oylamasıyla Avustralya’ya bağlanmayı tercih etmiştir. Pullarıyla meşhur Cocos, bir grup mercan adalarını da içinde bulunduruyor.

Hindistan Cevizi çiftliklerinde çalıştırılmak için köleler getirilen adaya, Charles Darwin de geliyor ve Darwin, adada teorisini desteklemek için mercan adalarının nasıl oluştuğunu araştırıyor.




Phi Phi Adaları
Phuket adası ve Andaman Denizi arasında bulunan Phi Phi Adaları, Tayland’a bağlı durumda. Phi Phi Don ve Phi Phi Leh adında iki tane ana ada bulunuyor. Adalardan en büyüğü olan Phi Phi Don, aynı zamanda yerleşim yeri olarak kullanılan tek ada olma özelliği de var. Phi Phi Leh adasında kalacak yer olmamasına rağmen, Phi Phi Don adasından kaldırılan tekneler sayesinde birçok insan tarafında ziyaret ediliyor.

Tropikal iklime sahip olan Phi Phi Adaları, yılı Ocak ayından Nisan Ayına kadar sıcak, Mayıs’tan Aralık’a kadar ise yağmurlu geçiriyor. Yağmurlar genellikle kısa zaman dilimlerinde çok şiddetli olarak yağıyor. Adada gerçek anlamda yol bulunmuyor, sadece patikalar var. Ulaşım aracı olarak ise adada bisikletler rağbet görüyor. Adaya ulaşımda ise çeşitli teknelerle sağlanıyor.


1940’lı yılların sonlarına kadar adada müslüman balıkçılar yaşıyordu fakat şuan ada hindistan cevizi çiftliklerine dönmüş durumda. Phi Phi Adası’nın yüzde 80’i müslüman ama adaya gelen işçileri sayarsak gerçek nüfus bu günlerde daha çok Buddist olarak görülüyor.


Ada sahilleri ve temiz suyuyla dikkat çekiyor ve doğal güzelliğini koruması için milli park statüsünde. Adayı 1990lı yılların başında maceracı birçok turist ziyaret etti. Turizm açısından Tayland’ın diğer adaları Phuket ya da Ko Samui kadar gelişmiş durumda değil. 2004 yılındaki tsunami felaketinden sonra ada büyük zarar gördü. Birçok yapı yıkıldı, ölenler ve bulunamayan insanlar oldu. Tsunami sırasında adada yaklaşık olarak turistlerle birlikte 10,000 kişi bulunuyordu.


Maldivler

Maldivler, Hint Okyanusu’nda 1200 adadan oluşan bir devlettir. Hindistan’nın güneyinde ve Sri Lanka’nın yaklaşık olarak 750 km güneybatısında yer alan Maldivler, küresel iklim değişiklikleri yüzünden yüzyıl içerisinde sular altında kalacağı öngürüsünden dolayı Maldiv halkına, 15 Kasım 2005 tarihinden itibaren Avustralya’ya sığınma hakkı verilmiştir.


Maldiveler’deki 1200 adadan sadece 200’ünde insan yaşıyor. Bu 200 adadın sadece 90’nında Maldivliler yaşıyor, diğerleri ise otel ada olarak kullanılıyor. Geriye kalan 1000 ada ise boş olarak duruyor.

Maldivler’in ekonomisi turizm ve balıkçılığa dayanıyor. Gemicilik, bankacılık ve taşımacılık ise gelişen sektöleridir. Dünyanın tüm kara parçalarına uzak bu adalar ülkesine hemen herşey ithalat yoluyla geliyor. Bu yüzden halkı büyük sıkıntılar çekiyor. Turizmin ülke eknomisinde yerinin çok önemli ve ekonminin yüzde 20’sini oluşturuyor.

1965 yılına kadar çeşitli ülkelerin sömürgesi olarak yaşımına deven eden Maldivler, daha sonradan bağımsızlığına kavuşarak kısa bir süre monarşi ve ardında da cumhuriyet geçmiştir. Halen şeriatla yönetilmeye devam edilen Maldivler’de, Müslüman olmayanların oy kullanamadığı gibi, ülkeye otel adaların dışında alkol ve domuz sokmak yasak

Ometepe





Ometepe adası, iki yanardağın patlaması sonucunda Nikaragua’da oluşmuştur. Adanın geçmişi milattan önceye dayanıyor. Adanın çok önemli bir yerleşim yeri olduğunu ise Niquiranolar keşfetmişler. Onların seramikleri ve anıları ise hala mükemmel bir şekilde insanları etkiliyor. Sonraları ise ada, İspanyolların, Fransızların, İngilizlerin ve Holandalıların sömürgesi altında kaldı.


En önemli şehri Moyogalpa olan Ometepe, hala çoğu geleneğini yaşamda tutuyor ve Nikaragua’daki herhangi bir yerden daha fazla dini ve kültürel festivaller düzenliyorlar.

Ometepe’de turizm, arkeolojik geçmişi ve doğal barınakları, egzotik bitkileri, hayvanları sayesinde hala gelişiyor. 2005 yılında ise yanardağlar yüzünden deprem oldu. 1999 yılından beri ilk defa kendini gösteren yanardağ yüzünden adanın terk edilmesi tavsiye edildi.

Ometepe’de arkelojik çalışmaların sürmesiyle birlikte seramiklerde önemli bir yere sahip oluyor. Adanın kuzeydoğusunda, The Cruz bölgesinde yapılan kazılarda 30000 tane çömlek kırığı bulundu. Bu yüzden kazıyı yapanlar buranın çok önemli bir yer olduğunu söylüyor. Adada doğadaki vahşi hayatta dikkat çekiyor. Çeşitli maymun türleri, köpek balıkları ve diğer su hayvanları bulunuyor. Ayrıuca bu hayvanların koruma altına alınmasına çalışılıyor.


13 Şubat 2009 Cuma

Dünyadaki Önemli Şelaleler


Dünyada, taşıdıkları su kadar başka özelliklerle de büyük şelaleler kadar önemli olan, ünlü şelaleler var.

Kuzey Amerika ile Kanada sınırındaki Niagara yılda 20 milyon turistin ziyaret ettiği, en iyi bilinen şelale. Çin’deki Huangguoshu dünyada elle dokunulabilen şelalelerden. Victoria ise genişliği ile dünyadaki hiçbir şelale ile kıyaslanamıyor; 100 metreden yüksek, 1.5 kilometreden geniş ve tek su yatağından dökülen en büyük şelale sayılıyor.

Angel Şelalesi
 
Venezüella, Auyantepui’da, Canaima Ulusal Parkı’nda bulunan Angel Şelalesi, 980 metre yüksekliği ile dünyanın en yüksekten dökülen şelalesi unvanına sahip. Yürüyüş yolu bulunmayan şelaleye 50 kilometre uzaklıktaki Canaima köyünden ya da Cuidad Bolivar’dan küçük uçaklarla ulaşım sağlanıyor. Su seviyesinin yüksek olduğu yağmurlu sezonda işleyen teknelerle de hem gezi yapılabiliyor hem de şelaleye ulaşılabiliyor. Paris’teki Eyfel kulesinden üç kat, Niagara şelalesinden 16 kat daha büyük olan bu görkemli şelale, yüzlerce farklı bitki ve hayvan türünü barındırıyor. 1937 yılında, Amerikalı Havacı James Crawford Angel’in küçük uçağının bu bölgeye zorunlu iniş yapmasıyla farkedilen şelale bir tesadüf sonucu bulunmuş.


Tugela Şelalesi
 
 
Güney Afrika’daki Tugela Şelalesi, 947 metre yüksekliğiyle, Venezüella’daki Angel Şelalesi’nden sonra, dünyanın ikinci büyüğü olarak biliniyor. Dragon dağlarından dökülen şelale, beş katmandan oluşuyor; tam da bu sebepten hem yukarıdan hem de aşağıdan görünüşü çok etkileyici.


12 Şubat 2009 Perşembe


Coquenan Şelalesi

Angel Şelalesi’nden sonra Venezüella’nın ikinci, dünyanın ise üçüncü büyük şelalesi olan Coquenan Şelalesi’nin suları, 670 metre yükseklikten düşüyor. Suyun döküldüğü Kukenan Tepui, Arabopo Nehri’ne karışıyor. Kukenan Tepui, Brezilya, Venezüella ve Guyana’nın sınır çizgisini oluşturan Roraima dağının hemen yanında bulunuyor.



NiagaraŞelalesi

Kuzey Amerika’nın orta doğusunda Kanada sınırındaki Niagara Şelalesi, 57 metre yükseklikten düşüyor ve Niagara Irmağı ile buluşuyor. Dünyanın belki de en iyi tanınan şelalesi, çünkü yılda 20 milyon turist ziyaret ediyor. Şeklinden dolayı, Kanadalılar tarafından “at nalı” anlamına gelen Niagara olarak isimlendiriliyor. Niagara ilk defa 1678 yılında bir misyoner tarafından keşfedilmiş. Şelalenin suları dört gölden geliyor ve tamamı üç büyük şelaleden oluşuyor. Horseshoe en büyük olanı, American Falls ve Bridal Veils Fall daha küçük olan diğer iki küçük şelalenin adları. Kuzey Amerika’nın en büyük şelalesi olan Niagara, 10.000 yıl önce buraya gelen buz kütlelerinin yol açtığı çöküntüler sonucunda oluşmuş. Şelalelerin etrafında oluşturulan park, kardeş şehirler Ontario ve New York tarafından doğal koruma altında tutuluyor.

26 Ocak 2009 Pazartesi

PİRAMİTLERİN SIRRI





Kahire'de bulunan Keops piramitinin 12 ton agirliginda iki buçuk milyon tas bloktan olustugunu, Günde on blok yerlestirilmesi halinde yapiminin 664 yil sürecegini, Piramitin üstünden geçen meridyenin karalari ve denizleri tam esit iki parçaya böldügünü ve piramitin dünyanin agirlik merkezinin tam ortasinda bulundugunu, Yüksekliginin 164 m.) bir milyarla çarpiminin günesle dünyamiz arasindaki uzakligi verdigini, Taban alaninin, yüksekliginin iki katina bölünmesinin pi sayisini verdigini,Biliyor muydunuz?



Taş blokların nasıl yerleştirildiği henüz anlaşılmış değil çeşitli kuramlar üretilmektedir. Bir kurama göre yapılan spiral bir rampadan çıkarılan taş bloklar üst üste konuyordu.Rampa çamur kaplanıyor sulanıyor ve taş bloklar itilerek kaydırılabiliyordu.
Diğer bir kurama göre taş bloklar dev manivelalarla kaldırılıyordu.
Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür.

Piramit kimin adına yapıldıysa,onun bulunduğu odaya, yılda iki defa güneş girmektedir.(doğduğu ve tahta çıktığı günler.)
Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan; mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.

Piramitlerin içerisinde ultrasound, radar, sonar gibi cihazlarin çalismadigini, Kirletilmis suyun bir kaç gün piramitin içinde birakildiginda aritilmis olarak bulundugunu,
Piramitin içerisinde sütün bir kaç gün süreyle taze kaldigini ve sonunda bozulmadan yogurt haline geldigini,
Bitkilerin piramit içerisinde daha hizli büyüdüklerini,
Çöp bidonu içindeki yemek artiklarinin hiç koku yaymadan mumyalastiklarini,


Kesik, yanik, siyrik ve yaralarin piramitin içinde daha çabuk iyilestigini
Piramitin içinin yazin soguk, kisin sicak oldugunu,
Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğuna hakkında bir bilgi yoktur.Araştırmacıların çoğu ya içinde kayboldu yada aynı yerde birkaç tur attılar fakat içlerini göremediler.

21 Ocak 2009 Çarşamba





Sovyetler’in otobüs durakları


Sovyet mimarisi, kimileri için devletin, insanın gücünü temsil eden, kimilerine göre kaba ve hantal binalardan oluşan bir anlayışta idi, ancak kesin gerçeklik olarak Sparta tasarımı büyük bloklarla tarihteki yerini aldı. Sovyet yapımı binalar, insanın iç karartısının, sıkıntısının devasa anıtlarıydı sanki. Hayatında Rusya’yı görmemiş kişiler bile, bir şehre olan nefretlerini dile getirirken, “Sovyetler gibi” diye bir deyimi kullandılar. Sovyet mimarisi de, bu söylemlere fırsat tanır gibi, yaratılıcılık duygusunun minimum seviyesinde seyrediyordu.


İşte Sovyetler zamanında, belki de “bir nevi” mimari ve şehircilik anlayışında en dikkat çekici mekanlar, ıssız bucaksız yol kenarlarındaki otobüs duraklarıydı. Otobüs duraklarının, en azından bu dünyada kısıtlı ama kutsal birkaç amacı bulunuyordu: Otobüsün nerede duracağını göstermek, bir parça konfor sağlamak ve otobüs bekleyen yolcularının kafalarının üstünde bir çatı olmak. Ancak iş Sovyetler’e geldiğinde biraz değişiyordu. Bu amaçların dışında, ıssızlığın tam ortasında yaratıcılık abideleri, yerel kültürü tanıtan birer görsel araca dönüşüyorlardı.

Sovyetler’in yıkılmasından sonra, başta Moskova olmak üzere tüm ülkede mimari anlayış değişmeye başlar ve hızla binalar, sokaklar ve kentler de değişirken, otobüs durakları da ihmal edilmez ve üzerlerindeki propaganda resimleri öncelikle silinirler. Ancak, çölün ortasında, şehirlerarası yollarda, Sovyetler’den kalma otobüs durakları, hala Sovyetler’in belki de tek gri olmayan, renkli yaratıcılık abideleri olarak inatla ayakta duruyorlar.

Hayallerin köprüsü Brooklyn


Hayallerle gerçekler arasında bir köprü kurmak, hayallerimizi gerçekleştirmek sanıldığı kadar zor mu? Hayaller gerçeğe dönüşmek üzereyken yaşanan zorluklar, yorgunluklar sonunda başarmanın mutluluğuyla bir anda geçmez mi?


Amerika’nın New York şehrinde Manhattan ile Brooklyn’i bağlayan o meşhur köprü de birinin hayaliydi. Ama bu hayal bir ailenin felâketi de oldu. Bazı hayallerin bedellerinin çok ağır olması kuralı burada da işledi ve meşhur Brooklyn Köprüsü’nün yapılmasının bedeli Roebling ailesine çok ağır geldi.


Tel kablonun mucidi olan John A. Roebling’in en büyük hayali Brooklyn ile Manhattan arasında artan trafiğe çare olmak için bir köprü inşa etmekti. 19. yüzyılın sonlarında Roebling dünyanın en büyük kablo üreticisi şirketin sahibiydi. 1865 yılında hayalindeki köprünün çizimine başladı. Dört yıl sonra köprünün inşaat projesini almayı başararak yapılacağı yeri belirlemek için arazi bakmaya başladı.

Hayalinin gerçekleşmesi için atılan bu ilk adımlar sırasında iskeleye yanaşan bir feribot ayağını ezdi. Roebling kendisine müdahale edilmesini istemedi. Önemli bir şeyi olduğunu düşünmüyordu, ne var ki tetanos olmuştu ve iki hafta sonra 22 Temmuz 1869’da büyük acılar çekerek öldü.

Hayalini gerçekleştirmek isterken ölen bu adamın yerine oğlu Washington Roebling köprünün başmühendisliğine getirildi. 1972 yılında köprünün kulelerinin inşa edileceği sualtı odalarında çalışan Washington yukarı çıkarken vurgun yiyince yatalak oldu. Ailenin yaşadığı felaketler köprü hayalinin de sonunu getirecek gibiydi, fakat eşi Emily Warren’in büyük çabaları sonucu Washington görevinden alınmadı. Emily gayri resmi başmühendis olarak kocasının isteklerini çalışanlara iletmeye başladı. Washington da yattığı yerden köprünü inşaatını kontrol etti.

3 Ocak 1870 günü başlanan köprünün inşaatı tam 13 yıl sonra 24 Mayıs 1883 günü bitti. O gün 150 bin 300 kişinin köprünün üstünden geçtiği ve Doğu Nehri’ne bir cent attığı söylenir. Köprüden ilk geçen ise kocasının görevden alınmaması için mücadele eden ve mühendislik öğrenen Emily Warren’dı. 15 milyon dolara mal olan köprü muhteşemdi ancak inşaatı sırasında 27 kişi ölmüştü.

Kaynak:Futuristika

18 Ocak 2009 Pazar

Çeliğin, insanın ve tanrıların buluşması: Kuş yuvası


8Ağustos tarihinde 2008 Olimpiyat oyunlarının açılışının gerçekleşeceği Beijing Ulusal Olimpiyat Stadı ya da takma adıyla “Bird’s Nest/Kuş Yuvası”, sadece insan emeği, tasarım yaratıcılığı ve çeliğin muhteşem birleşimi değil, aynı zamanda bir ülkenin dünyanın geri kalanına kendini sonsuz bir ispat çabası gibi görünüyor. Açılışa 80 dünya liderinin katılması bekleniyor. Bazı rakamlar verirsek, Kuş Yuvası’nın 8 Ağustos Cuma günü gerçekleşecek açılışta ev sahipliği yapacak olmasının önemini ve 2008 Olimpiyatları’nın iki ikonundan biri olmasının nedenini daha net görebiliriz.

-Kuş Yuvası’nın inşaatına 24 Aralık 2003 tarihinde başlandı, 18 Nisan 2008 tarihinde stad ilk kez kullanıma açıldı.

-Açılış ve kapanış seremonileri, atletizm ve futbol finallerinin gerçekleşeceği stad, 258.000 metrekare ve 91.000 kişi kapasiteli.

-3.5 milyon RMB’ye (500.7 milyon ABD$) harcandı.

-42.000 ton çelik kullanıldı.

-Çevredeki 2.043 konuttan 4.707 kişinin yeniden iskan edilmesi gerekti.

-2004 yılında inşaat, tahmin edilenden fazla masraflı olduğundan durduruldu. Tasarımda normalde olması gereken 9.000 koltuk, 12.000 ton çelikden vazgeçildi.

-Olimpiyat oyunlarının ardından, Kuş Yuvası Beijing Guoan futbol takımının olacak.

Tabii, Olimpiyat oyunlarının dünya tarafından takip edilmesi, protestoculara da yarıyor. Güvenliği geçen 4 protestocu, Kuş Yuvası’nın etrafına dev bir “Tibet’e Özgürlük” pankartı açtı.

Kuş Yuvası’nın mimarı Jacques Herzog (İsviçreli mimarlık şirketi Herzog & de Meuron), mimar ortağı Pierre de Meuron ile önce taraftarı da oldukları FC Basel’in stadını tasarladılar. Kendisi yaptığı eser için “Bir mimar olarak yapıyı gördüğünüzde, kaliteli yanlarından çok hatalarını fark ediyorsunuz.” diyor. Buna rağmen, Kuş Yuvası’nın, üstün çelik kullanımı ve tasarımıyla en sıra dışı statlardan biri olduğu gerçek. Mimar Herzog, bazılarının Çin için böylesine güzel bir yapı inşa etmiş olmalarını eleştirse de, yapının ülkeyi değiştireceğini belirtiyor.

Aslında pek haksız sayılmaz. Nasıl ki Ortaçağ’da şehirler katedralleriyle, kaleleriyle, dini yapılarıyla ölçülüyordu, modern zamanlarda da şehirlerin simgeleri statlar olabilir.

Herzog en çok, Çinlilerin açık ve kamusal alanı kullanma düşkünlüğüne şaşırmış. Bu nedenle Kuş Yuvası’nın da oyunlardan sonra böyle bir kullanımı olmasını diliyor. Kuş Yuvası için, Eyfel Kulesi’ni rol modeli seçmiş olması ise, ileride Beijing’in simgesinin bu yapı olabileceğini düşündüğünü gösteriyor. Herzog’a göre mimar sadece yapıyı tasarlar ve yapar. Ancak aslında, yapıyı kullanan insanlar mimar olurlar ve orayı nasıl kullanacaklarına karar verirler.

Aslında, Çin’i bir diktatörlük olarak niteleyip böyle bir yapının onlara fazla olduğunu söyleyenlere de şaşırmak gerekir. Yani ayağımızdaki ayakkabıdan, bilgisayarlara kadar neredeyse her şeyin Çin malı olduğu ve tüm dünyanın Çin ile büyük ekonomik ilişkilerde bulunduğu bir dönemde, Çin’i siyasal olarak yargılamak, en hafif deyimle ikiyüzlülük.

Sonuçta, ucuz işçilik, yerlerinden edilen insanlar, dev çelik profillerin kullanılması, tasarımın gücü ve muhteşem bir yapı olarak karşımızda. Her şey bir yana Çin Seddi yapılırken, Özgürlük Anıtı taşınırken ya da Ayasofya inşa edilirken kenarda durup izler gibi, çağımızın en önemli yapılarından birinin yapımına şahit olmanın keyfini çıkarmalıyız. Olimpiyatlar başlasın!

9 Ocak 2009 Cuma

Tetris Aşkı Adına


Çocukluğunda bu oyunu keşfedip anne babasına yalvarmayan çocuk yoktur.Zafere ulaştığında da oynamaktan yemek yemeyi unutturan ve dolayısıyla aldığına alacağına anne-babayı pişman eden 90ların süper buluşu tetrisi hala günümüzde unutmayıp yaşatmaya çalışan bir hayli mevcut.



Peki nedir bu oyunu bu kadar unutulmaz ve vazgeçilmez yapan? Üstelik bugün bu kadar high-tech modern oyun yenilikleri (PlayStation,X-Box vs.) hayatımıza girmişken...


Bu devasa duvar ve tetris blokları Melbourne’da “Sam.Jerome,Ed and Gab” tarafından yaratılmış.
Ingiltere’de yaşayan Türk tasarımcı Soner Ozenc tarafından tasarlanmış olan bu ayna biraz da sizin yaratıcılığınıza bırakılmış. Istediğiniz şekli verebiliyorsunuz.
Rus programcı Alexey Pajitnov tarafından yapılan “Human Tetris”
Bu bir mutfak. Tasarımcı June He tarafından tasarlanan Tetris Kitchen, tetris blok yontemini baz almış.Her blok ayrı bir göz.Yine kendi stilinize uygun blokların yerlerini değiştirebiliyorsunuz.



Büyüsünü hala kimse çözememiştir ama sorgulamadan oynamaya devam… Ve Tetris’ten ilham alanların yarattıklarını görüp tebessüm etmeye de devam…

7 Ocak 2009 Çarşamba

Bir dönemin sessiz tanığı: Café Royal


Washington metrosunda soğuk bir Ocak günü Bach’tan eserler çalan kemancının hikayesini mutlaka okumuşsunuzdur. Şayet okumadıysanız kısaca; metroda 45 dakika boyunca keman çalan adamın önünde altı kişi kısaca durur, 20 kişi para verip durmadan yürür. Çalınan sürede kemancı 32 dolar toplar ve oradan ayrıldığında kimse onu alkışlamaz.


Olay ertesi gün Washington Post gazetesinde çıkar zira bu bir deneydir aynı zamandır. O kemanı çalan ünlü keman virtüözlerinden Joshua Bell’dir ve üç buçuk milyon dolar değerindeki kemanıyla eserleri yorumlamıştır. Bell’in bir hafta önce verdiği konserin biletleri ise ortalama 100 dolara satılmıştır.

Hayatın içinde koşuştururken kaçırdığımız güzellikleri anlatan hoş bir örnektir bu ve daha niceleri vardır. Hayatın içinde koştururken bazen önemli anları, tarihe tanıklık eden noktaları da yanımızda olsa dahi göremiyoruz.

Geçen hafta kapanan Café Royal da bu hayatın içinde fark edemediğimiz önemli olaylardan biri. Bir kafenin kapatılmasının nesi önemli denebilir ancak şayet o kafe 143 yıllıksa, tarihin önemli kişiliklerinin uğrak mekanıysa bir önem atfeder.


Londra’daki Café Royal Fransız şarap tüccarı Daniel Nicholas Thévenon tarafından açıldı. Thévenon Fransa’da iflas ettikten sonra İngiltere’ye eşi Célestine ile gelmiş ve adını Daniel Nichols olarak değiştirmiştir.

Nichols’un oğlu, onun da adı Daniel Nichols zamanın da ise kafe dünyanın en iyi şarap mahzenine sahip olarak ün yapmıştı.

Ne var ki Café Royal’in esas ünü buranın müdavimi olan müşterilerden gelmektedir ya gelmekteydi. Mesela eski İngiltere Başbakanı Winston Churchill seçim sonuçlarını bu kafede sinirli bir şekilde beklemiştir diye bir rivayet vardır.


Churchill dışında kafenin diğer bir ünlü müdavimi Oscar Wilde’dı.

Wilde burada hayatını karartacak olan tanışıklığı yaşamıştı. Ancak bu hikayeden önce şunu belirtmekte fayda var, Café Royal’in bir diğer önemli özelliği içerideki boks ringiydi.

Bir kafenin içindeki boks ringi ilk başta garip kaçabilir ama zamanında burada birçok ünlü sima dövüşmüştü.


Modern boksun kurallarını belirlemiş olan dokuzuncu Queensberry Markisi John Sholto Douglas da kafenin müdavimiydi ve zamanında amatör boksun patronuydu. Marki’nin düzenlediği kurallar altında dövüşenlerden biride Oscar Wilde’dı. Ancak Wilde burada Douglas’ın nevrotik oğlu Lord Alfred Douglas ile tanıştı. Yıllar içinde Wilde’ın sevgilisi ve onun hayatını mahvedecek kişi olacak olan Bosie dediği Alfred ile ilişkisi baba Douglas tarafından asla onaylanmadı.
Zaten o dönem eşcinsellik bir suç sayılıyor ve bu tür ilişkilere giren erkekler, çünkü kanun sadece erkeklerin eşcinsel ilişkiye girebileceğini öngörüyordu, iki yıl ağır hapis cezası alıyordu.

Bosie ile Wilde’ın ilişkisi ilerlerken Marki Wilde’ın Café Royal’e girmesini engellemeye çalışıyordu. Şayet Wilde eşcinsel iddialardan kafeye alınmazsa Marki istediğini elde edeceğini düşünüyordu. Yani kafenin o dönemki önemi bu kadar büyüktü.
Bu girişim karşısında Wilde yanında George Bernard Shaw, Frank Harris gibi ünlülerin de olduğu bir grupla buna karşı çıktı. Fakat sonunda Wilde eşcinsellikten hüküm giyince bütün çabalar boşa gitti. Wilde da hapisten çıkınca bir daha bu kafeye uğramadı.
Şimdi tarihin önemli olaylarına tanıklık etmiş bu kafe kapılarını tamamen kapadı. Üstelik ekonomik kriz yüzünden de değil. Kafe tüm ekonomik krize karşı kapanmadan önceki son ayında 15 bin müşteriye hizmet etmiş. Ancak yeni yapılacak bir proje kapsamında kafenin bulunduğu binanın yıkılması gerekiyor.

Kafenin içindeki eşyalar ise açık arttırma ile satılacak. Bir dönem dünyaya yön veren, unutulmaz edebi eserler yaratan, hala baktığımızda bizi günün tüm dertlerinden uzaklaştıran resimler yapanların kahkahalarını paylaşan, sırlarına tanıklık eden eşyalar farklı farklı yerlerde yaşadıkları ışıltı günlerin anılarıyla yaşayacaklar.

1 Ocak 2009 Perşembe

Mirna Elmas Madeni


Iste Dünyanin en büyük çukuru
Sibirya'da artik kullanilmayan bir elmas madeni türbulansa neden olup uçaklari içine çektigi için çevresinde uluslararasi uçus yasagi var.

Sibirya'daki 525 metre derinligindeki Mirna elmas madeni dünyanin en büyük çukuru. Artik kullanilmayan çukur, türbulansa neden olup uçaklari içine çektigi için çevresinde uluslararasi uçus yasağı var.



Elmas bitti terk edildiSibirya'nin Mirna kasabasinda bulunan 1.2 kilometre çapindaki elmas madeni tam 50 yilda dev bir çukura döndü. 1952'de elmas bulunduktan sonra küçük Mirna kasabasi, dünyanin en büyük elmas merkezlerinden biri haline geldi. Rus Alrosa firmasi tarafindan isletilen elmas madeni, rezervleri bitince birkaç yil önce kaderine terkedildi. Ancak dünyanin en büyük çukuru insanlarin ilgisini çekmeye devam ediyor.Özel izinle geziliyor



Çevresindeki yapilari içine çekecekmis gibi duran maden tipki Bermuda Seytan Üçgeni gibi pilotlarin korkulu rüyasi. Derinligi nedeniyle havada türbulans olusturdugu için simdiye kadar birçok uçaga düsme tehlikesi geçirtti. Sicakligin eksi 40 dereceye indigi bölgedeki madene sadece özel izinle girilebiliyor. Bu nedenle maden, "sanal turistlerin" GoogleEarth'le en çok gezdigi yerlerden biri.

kaynak:Vatan