11 Aralık 2009 Cuma

Yatak Odası Dekorasyonu


Evinizde dinlenip huzur bulduğunuz, keyifli dakikalar geçirdiğiniz yatak odanız için dekorasyon önerileri.

Geçmişe özlem duyanlar için vintage, romantizm sevenler için Fransız, sadelik sevenler için minimal, tarzına bağlı kalanlar için klasik formda dekorasyon edilmiş yatak odaları…










Çalışma Odası


Çalışma Odası için Yeni Fikirler



















12 Kasım 2009 Perşembe

Koca Karı İle Hz. Ömer


Okuyacağınız hikayeyi bize sahabilerin içinde en çok sayıda hadis rivayet etmiş olan İbn-i Abbas anlatmaktadır.



Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir kış gecesi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer'i görüp onunla biraz konuşmak üzere evden çıktım. Her taraf ıssız ve sessiz, bütün şehir uykularının en derin rüyalarında soluyor olmalı. Sokaklarda in cin top oynuyor.


Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu tahmin ettiğim bir karaltı belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten insan olduğunu gördüm. Karşımdaki de verdiğim selamı almak üzere başını kaldırıp yüzünü bana çevirince hayretten şaşakaldım. Çünkü önümde benim ziyaretine koyulduğum Hz. Ömer'den başkası değildi. Gecenin bu saatinde herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken koca bir halifenin yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir sebebe bağlıyamıyordum.


Üstelik bu dondurucu kış gecesinde. Merakımı yenemeyerek, hemen söze başladım; "gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?"


Hz. Ömer (r.a) bana sokularak koluma girdi ve işin yoksa beraber yürüyelim diye teklif etti; "hem sana yürüken niçin yalnız başıma gezintiye çıktığımı da anlatırım" diye ilave etti. Ben "zaten sana geliyordum; biraz görüşür, sohbet ederiz diye düşünmüştüm. Madem ki böyle oldu; gezinirken konuşuruz." cevabını verdim.


İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim içime sığmıyor, neredeyse meraktan çatlıyordum. Bir aralık soru soran gözlerimi Halife'nin yüzüne diktim; haydi söze başla; anlat bakalım niçin ayazlı bir gecenin bu saatinde tek başına sokaklarda dolaştığını" demek istiyorum.


Halife Hz. Ömer'de zaptedilmez merakımı anlamıştı. Ama başka meselelerden konuşuyor, fakat bir türlü gecenin bu saatinde niçin dolaşmakta olduğuna lafı getirmiyordu. Birlikte gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir müddet dikiliyor, kulağını kapıya dayayarak içerisini dinliyordu.


Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleye dinleye sokak sokak Mekke mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes bölünmez uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu koca şehirde gecenin bu saatinde Halife Hz. ömer (r.a) ile benden başka uyanık olan tek kişi yoktu.


Yavaş yavaş Hz. Ömer'in neden gezintiye çıktığını anlar gibi oluyordum. Anlaşılan şehir halkından herhangi birisinin bir derdi, bir sıkıntısı yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını yakalamak istiyordu. Bu yüzden sokak köpeklerine kadar şehrin bütün canlıları sıcak yuvalarında uyurken müslümanların reisi sıfatı ile Hz. Ömer (r.a.) onlara bekçilik ediyor; onların rahatı için uykuyu kendine haram ederek sokak sokak bu ayazda dolaşıyordu.


Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin dışına çıktık. Sağda solda tek tük çadırlar vardı. Onların da kapıları önünde durup ağlama sızlama var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun en ucundaki bir çadıra sıra geldi.


Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında da dikilerek içeriyi dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan çocuk sesleri geliyordu.


Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selamla birlikte içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı. Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş; yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de halsizlikten dizinin dibine serilen minicik yavruları susturmaya çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu. Bu haline rağmen Hz. Ömer'in (r.a.) selamına gülümser olmasına çalıştığı bir çehre ile aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Kim bilir Halife'yi tanımıyordu bile. Zate gecenin bu ilerlemiş saatinde şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife'nin çalacağını kim düşünebilirdi.


Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtamadan tatlı bir dille kadına sordu "valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?" Kadın içini çekerek kısaca "iki günden beri açtılar da ondan" diye cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.), "peki niye önlerine yemek koymuyorsun?" diye soracak oldu hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi. Durmadan akmaya başlayan gözyaşları arasında bize içini dökmek üzere söze başladı.


"Oğlum" dedi Halife Ömer'e "sen şu ateşte kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; ne gezer!.. Yavruları avutabilmek için çakıl koydum tencereye; durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Ben de hem yaşlı ve hem de kadın halimle halim kalmadı. İşte böyle aç ve perişan kaldık.


Soylu bir aileden varlık için büyümüş ve yokluk nedir hiç bilmemiş bir kızı olduğum için kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi bilen yüce Allah (c.c.) bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle ağlayıp beklemekten başka çaremiz yok."


Hz. Ömer (r.a.) kadın dinlerken yanmakta olan bir mumu gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle "valide, şehirde oturan müslümanların emirine, Halife Ömer'e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?" diyebildi. O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı. Hiddetten kararan bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri söyledi.


"Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun Ahirette de elim yakasından kopmasın." Hz. Ömer (r.a.) kekeleye kekeleye "Niçin Ömer'e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı nedir?" dedi. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi: "evladım!.. Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah'a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor!.."


Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından saklayarak "valide haklısın, doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife'nin işi bir iki değil ki. Kimbilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki, diye kadının öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti.


"Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, müslümanların başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş!.. Nedir işi yine savaş mı? Yanında inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor.


Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere gaza, gaza diyerek asker yürütmekle; gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?"


Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep bir ağızdan yanık sesleri ile ağlaşmaya başladılar. Çocukların bastıran çığlıkları kadının öfkesini bir kat daha arttırdı. Ellerini havaya kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine şöyle devam etti:


"Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak yükselen inilti ve çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun başına yağdırmasını dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların beddualarını yağmur sansın. Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela ver de kıvranırken bizim neler çektiğimizi anlasın. Sen işini bilirsin, yüce Yaradanımız."


Hz. Ömer (ra.) artık dayanamadı. Dolu dolu olan pınarlarından yaşlar damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı döktüğü bu kederli evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için yüzünü herkesten saklamaya çalışıyordu. Artık orada oturamazdı. Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle "valide haklısın sen yine avut çocuklarını ben hemen dönerim" diyerek kapıya doğruldu. Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin idi. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla yol almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu.


Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına almak üzere idi. Hemen yanına sokuldum; "aman ey mü'minlerin emiri!.. Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım." Hz Ömer (r.a.) hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp şu sözleri söyledi. "hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum!... Değil yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar bulabilir, fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde kimse O'nun cezasını paylaşmayacaktır.


Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım."


Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer'den sorar. Şu yaşlı kadın kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer'dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer'in omuzlarındadır. Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kan damlası çoşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer'i yutar. Kırgın gönüllerin öfke şimşekleri Ömer'in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer'den başkası değildir.


Ömer her derdin devası, her dileğin büyük kapısı ve her lanetin ana ana hedefidir. Yüce Allah'ım aciz bir kul bu kadar ağır ve çeşitli mesuliyet yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile...


Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek istedim ve dedim ki; "o kadar da üzme kendini, ey mü'minlerin emiri... Halifelik yükünü sen üzerine almasan kim bu vazifeyi senin kadar titizlikle yüklenebilirdi. Sen de bütün üstün meziyet ve kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın. Her yerde vakit geçirmeden kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk yaran ilahi adalete ulaşamazsın. Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek temiz gönlüne dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın ilahi esirgeyicilikle yarışamazsın.


Ey iyi yürekli Halife!... Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama adelet ve merhamet kervanının ön safındaki elinde bayrak tutanlardansın. Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem gök hemde şu sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik edeceğiz. Şüphesiz ki en büyük şahidin de karanlık gecede kara taş üzerindeki siyah karıncaya kadar her şeyi bilen yüce Allah'ın bizzat kendisidir ne mutlu sana ki fani hayatını böylesine ölmez değerlerin sahibi olmak uğruna harcıyorsun. Ne mutlu biz müslümanlara ki dünyanın başka milletlerini, padişah diye kan içen canavarlar idare ederken, senin gibi ipek yürekli ve geniş görüşlü bir reisin şanlı adalet bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez zevkini tadıyor ve bütün dünyaya karşı seninle haklı bir iftihar duyuyoruz."


Bu sözlerim galiba Halife'nin üzgün gönlüne biraz neş'e vermişti. Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu. Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen alnından ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere aldırmıyordu bile.


Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere serildi; iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra girebilmişti. Kısa bir dinlenmeden sonra askınlar gibi silkilenerek yerinden doğruldu; tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu.


Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturdu. Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu.


Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe oturttu; eli tutmayanlara kendi eli ile yemek verdi.


Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı kadıncağız Hz. Ömer (r.a.) sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri şaşkınlıktan sanki dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.


Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri söyledi. "Dilerim ki yüce Allah (c.c.) tez elden seni Hz. Ömer'in Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer'den çok sen yakışırsın."


Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için söylediği bu sözlere içinden güldüm; yan gözle Ulu Halife'yi aradım; bu akşam belki ilk defa bu sözler üzerine O da aydınlık bir çehre ile gülüyordu.


Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü; "Valideciğim... Sen yarın erkenden Halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım. Şimdilik hoşçakal" dedikten sonra birlikte dışarı çıktı gün ağarmıştı. Müezzinin bütün mü'minleri sabah namazına çağıracak olan gür sesi nerdeyse ortalığı çınlatacaktı. Ulu halife uykusuz kalarak ve terler dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde rahattı.


Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile memnundum. Çok şeyler görmüş, çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri öğrenmiştim. Gördüklerim, işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür boyunca tazelik ve canlılığını yitirmeyecek izler bırakmıştı. Ümit dolu sevinçler içinde Allah Resulü'nün şu sözlerini hatırladım. "Sahabilerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinin peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz." "Ey yüce Allah Resulü!.. dedim içimden" "senin Halifen Ömer'i gördünde mi söyledin bu altın sözleri!...


O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına geldi. Ulu Halife zaten daha önce işini maaşa bağlanması için gereken kimselere derhal emir vermişti. Kadın Hz. Ömer'i tanımıştı ama şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu. Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle dedi:


"Valideceğim!.. İşin oldu bundan sonra hem kendi adına ve hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli maaşını alacaksın. Al bakalım şu ilk maaşın" diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve "Artık Ömer'i affediyor O'na ettiğin bedduaları geri alıp hakkını bağışlıyorsun değil mi" diye sözlerini bağladı.


Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice anlıyan kadın gayet ciddi bir ifade ile Halife'ye şu son cevabı verdi; "işte böyle göster adaletini eline bakan bütün müslümanlara karşı."

Kaynak

08 Kasım 2009 Pazar

ALTINA İMZAMI ATARIM




"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."

07 Kasım 2009 Cumartesi

En güzel hediye nereden alınır?


Annenize, babanıza, eşinize, çocuğunuza, arkadaşınıza veya kendinize en güzel hediyeleri vermek için bu 4 mağazaya mutlaka uğrayın!

Hani bazı hediyelik mağazaları vardır; sevdiğiniz birine hediye almak için içeri girersiniz ve kafanızda sürekli “Bundan ben de istiyorum”, “Hangi birini almalıyım” gibi düşüncelerle birlikte kasadan en az iki poşetle ayrılırken bulursunuz kendinizi…



İşte bu tip hediyeleri (ister sevdiklerinize, ister şımartmak istediğiniz kendinize) bulabileceğiniz çok özel 4 adres…

Nuxx


Nuxx ev aksesuarlarından ofis malzemelerine, mobilyadan aydınlatmaya, kırtasiyeden hobi ürünlerine geniş yelpazeye sahip bir adres. Nuxx’ın bu kategorilere ek bazı sürprizleri de var; örneğin şarap aksesuarları, wellness ürünleri ve executive hediyeler gibi… Ayrıca Nuxx mağazalarında Mandarina Duck imzalı özel tasarım çantalar da bulunuyor; azıcık modaya dair hediye arayanlara duyurulur. Bir de aklınızda bulunsun; evlilik, doğum günü ve özel partiler için hediye listesi sistemi Nuxx mağazalarında da uygulanıyor ve böylece hediyelerde ‘pişti’ olma ihtimali de ortadan kalkmış oluyor!


Neler alınabilir?

Kız arkadaşınıza / eşinize; eğlenceli fotoğraf albümleri…
Erkek arkadaşınıza / eşinize; mini golf takımı…
Annenize; Mandarina Duck çanta…
Babanıza; Şık tıraş – bakım seti…
Çocuğunuza; Fabriano marka boyama setleri…
Kendinize; Wellness ürünlerinden sağlık dolu şık bir sürahi…

En yakın kız arkadaşınıza; sevimli, rengarenk ve nostaljik dolmakalem – mürekkep setleri veya Svarovski taşlı tribüşon…


En yakın erkek arkadaşınıza; kahverengi deri kum torbası ve boks eldivenleri veya çok şık bir dürbün…


Eğer “güle güle oturun” ziyaretine gidiliyorsa; Nuxx’ın özel tasarım vazolarından veya eğlenceli abajurlarından…


Eğer “yeni işin hayırlı olsun” hediyesi arıyorsanız; renkli masaüstü takımları, komik duvar saatleri veya ‘executive’ serisinden şık bir ajanda seti…


Nelerde bulunur?


NUXX W HOTEL AKARETLER: Akaretler Sıraevleri Şair Nedim Caddesi Mağaza No:13 Beşiktaş, İstanbul (0212 236 1542)

NUXX İSTİNYE PARK: İstinye Bayırı İstinyePark AVM Giriş Kat R 313 İstinye, İstanbul (0212 345 5690)


NUXX LEVENT NURUS: Büyükdere Caddesi Karakol Sokak No: 2 Levent İstanbul (0212 269 6300)


Web: http://www.nuxx.com.tr/

Muji





Japon marka Muji, "markasız kaliteli ürünler" anlamına gelen "Mujirushi Ryohin"in kısaltması ve mağazadaki hiçbir üründe logo görmeniz mümkün değil! Mağazanın içerisindeyse neler yok neler… Ev aksesuarları, mutfak aletleri, mobilyalar, kırtasiye hediyeleri, kişisel bakım ürünleri, giyim ve aksesuarlar, seyahat ürünleri, kamp malzemeleri, tekstil ürünleri ve oyuncaklardan oluşan 7000’den fazla ürün! Üstelik hepsi çok yalın, gerektiği kadar işlevsel, ham maddeden üretim sürecine çevre dostu, renkleri sınırlı ve çok kaliteli ürünler…


Neler alınabilir?


Kız arkadaşınıza / eşinize; puantiyeli veya ekose makyaj çantaları, kırmızı pasaport kılıfı (belki içinde çift kişilik bir uçak biletiyle!)…
Erkek arkadaşınıza / eşinize; çizgili penye ev terlikleri veya pusula…
Annenize; puzzle kurabiye kalıbı…
Babanıza; şık ve yumuşacık bir bornoz…
Çocuğunuza; geri dönüşümlü ipliklerden üretilen çizgili peluş oyuncaklar veya origami kağıtları…
Kendinize; birbirinden çeşitli krem kaplarından alıp içine kendi hazırladığınız karışımlarla kendi kozmetik markanızı yaratın!..
En yakın kız arkadaşınıza; kişisel bakım ürünlerinden güzel bir takım…
En yakın erkek arkadaşınıza; Japon tabi çorap…
Eğer “güle güle oturun” ziyaretine gidiliyorsa; 6’lı tütsü seti ve ev tütsülük veya akrilik yüzük rafları…
Eğer “yeni işin hayırlı olsun” hediyesi arıyorsanız; anahtarlık fihrist veya muhteşem ofis malzemeleri seti…


Nelerde bulunur?


MUJI NİŞANTAŞI: Akkavak Sok. 13-A Nişantaşı İstanbul (0212 343 9180)


MUJI ERENKÖY: Bağdat cad. Erguvan Apt. No:327/A Erenköy İstanbul (0216 478 2740)


Web: http://www.muji.com.tr/

Continuum




İşte burada seçim yapmak gerçekten çok zor! Yaşam objeleri yani anahtarlık, kumbara, durdurucu, küllük gibi yardımcılar, saatler, askılıklar, gazetelik, şemsiyelik, çöp kovaları, mumluklar, minderler, aynalar, duvar sticker’ları, şömine aksesuarları rengarenk! Ayrıca çok özel mutfak, banyo, dış mekan-bahçe ürünleri, aydınlatma, mobilya tasarımları da gözleri alıyor. Diğer hediyelik kategorileri arasında da çılgın ofis kırtasiye malzemeleri, kişisel aksesuarlar, oyunlar, koleksiyonlar ve uçuk teknoloji malzemeleri var.



Neler alınabilir?


Kız arkadaşınıza / eşinize; kalp tarak veya birbirinden şık takı kutuları…
Erkek arkadaşınıza / eşinize; oyun kağıdı kutusu veya şık nargile…
Annenize; komik yumurtalıklar, keçe Amerikan servisleri, Alberto çamaşır askısı…
Babanıza; ahşap koleksiyon seti…
Çocuğunuza; sünger veya kağıt oyuncaklar…
Kendinize; sıcak pufidik çorap veya peştamal terlik…
En yakın kız arkadaşınıza; monster suratlı yastıklar…
En yakın erkek arkadaşınıza; kadın vücudu şeklinde Mouse veya kaset formunda usb hafıza kartı…
Eğer “güle güle oturun” ziyaretine gidiliyorsa; rengarenk gazetelikler veya şemsiyelikler, eğlenceli kapı durdurucular…
Eğer “yeni işin hayırlı olsun” hediyesi arıyorsanız; çikolata hesap makinesi, bant takvim, splash kalemlik…


Nelerde bulunur?


CONTINUUM İSTİNYE PARK: İstinye Bayırı İstinyePark AVM Kat:-2 No:50 İstinye, İstanbul (0212 345 5503)


CONTINUUM MAYADROM: Yıldırım Göker Cad. Mayadrom AVM Kat:1 Akatlar, Etiler (0212 352 7978)


CONTINUUM SHEMALL: Fener Mah. Tekelioğlu Cad. Shemall AVM Kat:1 no:60 Lara, Antalya (0242 324 7728)


Web: http://www.continuum.com.tr/

Karınca




Hediyelik eşyanın en renkli adreslerinden biri… Birbirinden komik mutfak aletleri, yelpazeler, saatler, gözlük kutuları, mini buzdolapları, desenli saç kurutma makineleri, masaj aletleri, eldivenler, kutular, eğlenceli ofis malzemeleri, termoslar, çocuklara çok özel hediyelikler, desenli lambalar, mataralar, cüzdanlar, kartvizitlikler ve daha neler neler… Hediye seçeneklerini görmek için galerimizi tıklayın.



Neler alınabilir?

Kız arkadaşınıza / eşinize; kırmızı ‘i love you’ eldiven veya ‘rain parade’ şemsiye…
Erkek arkadaşınıza / eşinize; mekanik saat veya mini alet takımı…
Annenize; Cinderella ayakkabısı pasta küreği veya yelpaze…
Babanıza; okuma lambası veya masaj aleti
Çocuğunuza; penguen termos veya marakas veya bebeğinize arabalı mama kaşığı
Kendinize; beetles tırnak makası veya kedi tırnak fırçası
En yakın kız arkadaşınıza; desenli saç kurutma makinesi veya komik masaj aleti veya desenli cüzdan
En yakın erkek arkadaşınıza; komik bir içki matarası veya balık şeklinde maket bıçağı
Eğer “güle güle oturun” ziyaretine gidiliyorsa; cheese peynir tahtası veya şarap soğutucu…
Eğer “yeni işin hayırlı olsun” hediyesi arıyorsanız; desenli masa lambası veya pinup raptiyelik


Nelerde bulunur?


KARINCA KANYON: (0212 353 0430)
KARICA CAPACITY: (0212 661 0408)
KARINCA ANKARA ARMADA: (0312 219 1942)


Web: http://www.karincadesign.com/

Kaynak

29 Ekim 2009 Perşembe

İLK BAKALORYA (Olgunluk) SINAVI


Türkiye'de bakalorya biçiminde sınav uygulamaşı ilk kez Galatasaray Lisesi'nde yapılmaya

başlandı. 1 Eylül 1869'da yayımlanan
bir tüzükle, lise ya da lise düzeyindeki okulları
bitirenlerin yüksekokullara girebilmeleri
için bakalorya yöntemi uygulandı. Buna olgunluk
sınavı da denir. 1926-1936 yıllarında
lise bitirme sınavlarıyla, yakın zamanlara kadar
süregelen olgunluk sınavları da bir çeşit bakalorya niteliğindeydi.,

25 Ekim 2009 Pazar

Ünlülerin Hayat Hikayeler i=)


Kamer Genç : Küçük Kamer doğar doğmaz çiçek hastalığına yakalandı.Uzun süren bu hastalık küçük kamer'de atasözlerini söyleyememe gibi garip bir iz bıraktı.Çocukluğu çiçek sulayarak ve sınıf başkanı olma hayalleri kurarak geçen Kamer gençlik yıllarında da bir ara çiçek çocuk oldu.



Fatih Terim : Konuşmaya kaş göz hareketleri yaparak başlayan Fatih'i ailesi bir süre dilsiz zannetti.Daha sonra dillenen Fatih büyüyünce ne olacaksın diye soranlara hep "Aslan Terbiyecisi ve imparator" şeklinde cevap verdi.


Banu Alkan : Efes yakınlarındaki tarla süren bir çiftçi tarafından toprakta bulundu. Çocukluğu herkese afrodit olduğunu ispatlamaya çalışarak geçti.Kimseyi inandıramayan Banu intikam için müziğe merak sardı. İlk üç notanın "do re mi" değil "ne re mi " olduğunu iddia ederek ilk eylemini yaptı.Ardından gögüslerine elma takarak su göletlerine girip "Bir gün beni azularsaaaaaaaaaaaaaaaaaaaan geeeell" diye şarkı söyleme işine soyundu.Şarkıdan ürken kurbağaların kaçması sonucu köyü sivrisinek sarınca köy ihtiyar heyeti çareyi para toplayop Banu'yu İstanbul'a yollamakta buldu.


M.Ali Erbil : Konuşmaya başlayınca ilk lafı "Enee" oldu. Küçük erbil çocukken de zamparanın önde gideniydi.Aynı anda 10 kızı birden idare eder, harçlıklarını misket oynarken kaybederdi.. Babası "Gösterme artık teyzelere şeyini" demekten helak olmuştu.


Hıncal Uluç : Geç doğdu. Doğumun gecikmesine bebek Hıncal'ın "Ben güzel ebe isterim " şeklindeki ısrarı neden oldu. Güzel ebe bulununca doğan bebek Hıncal tüm bebeklerin aksine ağlamak yerine güldü.Okul yıllarında sınavlarda cevap yerine maç anlattığı için hocaları tarafından hep sevilen bir öğrenci oldu.


Ajda Pekkan : Ajda'nın çocukluğuna ait kayıtlar asrın başında iskenderiye kütüphanesinde çıkan yangında yok olduğu için çocukluğuna dair kim ne dese yalan olur.


Reha Muhtar : Aslında başlarda herşey iyi gidiyordu. Ta ki Reha'nın babası "Reha sor ki öğrenesin yavrum" diyene kadar. Zavallı baba, budist olarak Nepal'e yerleşti ve kurtuldu. Darısı başımıza...

Kaynak  Burda
Related Posts with Thumbnails