Sayfalar

Bu Blogda Ara

30 Haziran 2009 Salı

Ahde Vefa


Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki:



- Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.


Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:

- Söyledikleri doğu mu diye sorar.

Suçlanan genç der ki:

- Evet doğru.


Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar:


Bunun üzerine genç anlatmaya başlar:


- Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım, ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki gören bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım; arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, bende bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret.


Bu söz üzerine Hz Ömer:

- Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi.

Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:


- Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı.

- Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah indinde sorumlu olursunuz. Bana üç gün izin
verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim. Bu üç gün için de yerime birini bulurum, der.


Hz. Ömer dayanamaz der ki:


- Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?!

Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:

- Bu zat benim yerime kalır.

O zat Hz. Peygamber Efendimizin en iyi arkadaşlarından, Amr İbni As'dan başkası değildir.

Hz.Ömer Amr'a dönerek:

- Ey Amr, delikanlıyı duydun, der.


O yüce sahabi:


- Evet, ben kefilim" der ve genç adam serbest bırakılır.


Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur.

Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr İbni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler. Fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler.


Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:


- Bu kefil babam olsa fark etmez, cezayı infaz ederim.

Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:


- Biz de sözümün arkasındayız.

Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek der ki:

- Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?


Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan):


- AHDE VEFASIZLIK ETTİ, demeyesiniz diye geldim der.


Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr İbni As'a der ki:


- Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu onun yerine kefil oldun.


Amr İbni As, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:


- Bu kadar insanin içerisinden beni seçti. İNSANLIK ÖLDÜ, dedirtmemek için kabul ettim, der.


Sıra gençlere gelir, derler ki:


- Biz bu davadan vazgeçiyoruz.


Bu sözün üzerine Hz Ömer:


- Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz, ne oldu da vazgeçiyorsunuz?,der.


Gençlerin cevabı da dehşetlidir:


- MERHAMETLİ İNSAN KALMADI, demeyesiniz diye..

28 Haziran 2009 Pazar

Yaş 17, kilo 4,5




60 santimlik boyu, 4,5 kilo ağırlığı ve 17'lik yaşıyla dünyanın en küçük, en mini minnacık adamının Katmandu'daki Banglung bölgesinde yaşadığını biliyor muydunuz?

Bilmiyorsanız, bir kola şişesinin boyunun neredeyse onun kadar olduğunu, gitarı eline aldığında nasıl bir ikili oluşturduklarını, babasının ellerinin arasında ellerinin nasıl göründüğünü görmeniz gerek!
Guinness Rekorlar Kitabı'na ismini yazdıran Khagendra Thapa Magar isimli 17 yaşındaki bu delikanlı, kimsenin sahip olmadığı iki unvana birden sahip. En küçük ve en hafif insan olan Magar, 4 Ekim 1992 tarihnde dünyaya geldi.

Katmandu'nun Banglung bölgesinde ailesiyle birlikte yaşayan bu minik adam, 600 gram olarak dünyaya gelmiş. Babası Rup Bahadur Thapa Magar, oğlunun fiziksel gelişiminin 11 yaşındayken sona erdiğini ve o günden bu yana hiç büyümediğini anlatıyor.

Batı Nepal'de fakir bir ailenin oğlu olan Khagendra Thapa Magar, boyu nedeniyle normal bir okula gidemiyor. Gittiği okulda da öğretmenlerin özel ilgi gösterdiği bir çocuk olmanın hem avantajlarını hem de dezavantajlarını yaşıyor.

Arkadaşlarının alay ettiği bir çocuk olduğunu söyleyen minik, spor programlarını izlemeyi çok seviyor. Kriket oynayanlara hayranlık duyan dünyanın en küçük ve en hafif insanı, hayatının zor olduğunu itiraf etse de, yine de mutlu olmaya çalıştığını ve kendisini böyle de sevdiğini söylüyor.

Magar'ın albümünde pek çok ilginç fotoğraf var. Bir kola şişesiyle neredeyse aynı boyda olan delikanlı, gitarı eline aldığında da yine sevimli bir karenin oluşmasını sağlıyor. Henüz 17 yaşında olduğu için dünyanın en kısa 'adamı' olma namını elinde bulundurmayan, ancak 'en küçük ve en hafif çocuğu veya insanı' olarak Giunness'de yerini alan Magar, nereye gitse ilgi odağı oluyor.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Sağ kulağa söyle isteğin gerçekleşsin!


Bilim adamları, "isteklerin yerine getirilmesi için sağ kulağa konuşulmasının" gerektiğini ortaya koydu.

İtalyan araştırmacılar, yaptıkları 3 ayrı deneyde kişilerin, sağ kulaklarına söylenilenleri yerine getirmede daha iyi olduklarını gösterdi. Bilim adamları, bilgiyi işlemede daha iyi olduğu bilinen beynin sol tarafının, sağ kulaktan gelen bilgileri değerlendirdiğine işaret ediyor.



Bilim adamları, araştırmaları için yaptıkları ilk deneyde, arka fonda yüksek desibelli müzik çalarken konuşan 286 deneği izledi. Bu kişilerin yüzde 72'sinde etkileşimin dinleyenin sağ tarafında olduğu tespit edildi.


Araştırmacılar, ikinci deneyde 160 denekle anlamsız ifadelerle fısıldayarak konuştu ve bu deneklerin duymak için ya sağ ya da sol kulaklarını kullanmalarını izledi.


Araştırmacılar, daha sonra her denekten duyulacak tonda birer sigara istedi. Deney sonucunda bu kişilerin yüzde 58'sinin sağ kulağını, yüzde 42'sinin de sol kulağını kullandığı belirlendi.


Son deneyde 176 denekten ya sağ ya da sol kulağına doğru konuşularak sigara istenildi. Bunun sonunda da sağ kulaklarına konuşulan deneklerin sol kulaklarına konuşulanlara nazaran daha çok sigara ikram ettikleri gözlemlendi.


Deneylerin sonunda sağ kulaktan giren kelimelerin beynin sol kesiminde daha iyi işlem gördüğüne karar verildi.


Araştırmacılar, insanların telefonla konuşurken ahizeyi sağ kulaklarına tuttuklarına da dikkati çekti.

19 Haziran 2009 Cuma

Eshab-ı Keyf (Mağara Arkadaşları)



Hazreti Isa aleyhisselâmdan sonra încil ehlinin işi karmakarışık, alt üst olmuş, aralarında günahkârlar büyümüş, hükümdarlar azgınlaşmış ve putlara tapar; putlar için kurbanlar keser hale gelmişlerdi. Bu yolda en ileri gidenlerden birisi de Rum hükümdarlarından Dekyanus idi. Bu hükümdar Rum diyarını dolaşıp putperestliği kabul etmeyen Isa ümmetini katlediyordu.



Dekyanus bu gezisi sırasında nihayet Eshâb-ı Kehf'in şehri olan Dekinos'a da indi. İner inmez de îman ehlini takip ve toplanmasını emretti, iman ehli bunu duyduklarından dolayı şuraya buraya kaçıp gizlenmişlerdi. Şehrin kâfirlerinden tâyin ettiği zabıtası, îman sahiplerini takip ediyor, gizlendikleri yerlerden çıkarıp Dekyanus'a getiriyorlardı. O da putlara kurban kesilen mezbaalara sevkedip kendilerini putlara tapmak ile öldürülmek arasında muhayyer bırakıyordu. Alçak dünya hayatına rağbet gösterip de bu katliâmdan korkanlar onun dediğini yapıyorlar, ebedî hayatı tercih edenleri ise öldürüp parçalayıp şehrin sûrlarına ve kapılarına asıyorlardı.


Bu durumu gören bir kaç genç ki, onlar Rum'un asilzadelerinden bir rivayete göre de hükümdarın yakınlarından idiler. Kendileri hür kimselerdi. Bunlar bu vaziyetten çok müteessir oldular, bu fitnenin defi için Allahü Teâlâ'ya göz yaşlarıyla yalvararak namaz kılıp dua ediyorlardı. Zalim hükümdarın adamları bunları ihbar ettiler. Bunun üzerine Dekyanus, onları bir sohbet halinde iken bastırıp huzuruna getirtti ve biraz şeyler söyledikten sonra kendilerini «Ya putlara tapmak veya ölüm»den birini seçmek üzere muhayyer bıraktı. O vakit o yiğitler de Allahü Teâlâ'nın kendilerine verdiği rabıta ve metanetle kıyam edip dediler ki:


— Bizim bir ilâhımız vardır ki, O'nun azamet ve kudreti Gökleri ve Yeri kaplar. O, Göklerin ve Yerin Rabbidir. Biz O'ndan başka birine ilâh demeyiz, asla ibadet etmeyiz. Senin davetine uyma ihtimalimiz ebediyyen yoktur. Doğrusu biz öyle yaparsak o vakit akıldan uzak, haddini aşmış, yalan söylemiş oluruz. Çünkü ondan başka ilâh muhaldir, yalandır. Hükmün ne ise yap!


Böylece bu yiğitler müşriklere karşı baş kaldırıp Allah'ın birliğini, tevhidi ilân ettiler. Hâsılı bu gençler, Allah'dan başka ilâh tanımayan hakikî mü'min idiler, işleri de Allahü Teâlâ'nın hidayetiyle dinlerini korumak için zalim müşriklerin zorlama ve şiddetlerine karşı baş kaldırmak olmuştu. Şirke sapan ve dünya hayatına rağbet gösteren Hıristiyanlara benzemiyorlardı. Hükümdarın ve müşriklerin huzurunda böyle kıyam edip olanca rabıta ve kalb metanetiyle söz birliği halinde tevhidi ilân ederek kendileriyle beraber hakkı söylemeyip şirke sapan kavimlerini tahkir ve takbih ederek şöyle söylediler:


— Bak hele, şunlar, şu bizim kavim Allahü Teâlâ'dan başka ilâh kabul ettiler. Allahü Teâlâ'nın ilâh olduğuna ve Rab olmasının büyüklüğüne Gökler ve Arz gibi açık deliller var. Fakat O'ndan başkasının ilâh olduğuna dair açık bir delil getirseler ya bakalım? Ne mümkün?.. Delilsiz dâva kabul edilir mi? Veya şunun bunun keyfî tahakküm ve tasallutu delil tutulur mu?


Yiğitlerin böyle kıyam edip gereken cevabı vermeleri üzerine Dekyamıs, onların üzerlerindeki asalet elbiselerinin soyulmasını emredip yanından çıkardı ve kendisi mühim bir iş için Ninova şehrine gitti ve geri dönünceye kadar onlara düşünmek için mühlet verdi; kendisinin dediğine uyarlarsa uyarlar, yoksa diğer müslümanlara yaptığını yapacaktı.


Bunun üzerine gençler kavimlerinden de böyle yüz çevirdikten sonra çekilip kendi kendilerine dinlerini muhafaza etmek için karar verip şehrin yakınındaki Benclüs dağında sarp bir mağaraya gizlenmeyi kararlaştırdılar. Her biri babasının hanesinden bir şeyler aldı, bazısını sadaka olarak verdiler, kalanını da nafaka edinerek gidip o mağaraya sığındılar. Burada gece ve gündüz namaz kılıyorlar, Allahü Teâlâ'ya inleyerek, yalvararak niyaz ediyorlardı. Nafakalarına ait işleri Temliha'ya vermişlerdi. O, sabahleyin bir miskin kıyafetine girerek şehre giriyor, lâzım olanı alıyor, biraz da havadis öğrenerek arkadaşlarının yanına dönüyordu.


Dekyanus şehre geri dönûnceye kadar bu şekilde durdular. Zalim gelir gelmez bunları isteyip babalarını getirtti. Babaları onların kendilerine isyan ve mallarını da yağma ederek çarşılarda israf ile dağa kaçtıklarını söyleyip özür beyan ettiler. Temliha bu fena durumu görünce pek az azık alıp ağlayarak mağaraya vardı ve arkadaşlarına dehşeti haber verdi. Hepsi ağlaşarak secdelere kapanıp Allahü Teâlâ'ya yalvardılar, sonra başlarını kaldırıp oturdular, yapacakları iş hakkında konuşmaya başladılar. Derken Allahü Teâlâ bunlara bir uyku verdi, yattılar, nafakaları baş uçlarında olduğu halde uyuyup kaldılar.


Beri tarafta Dekyanus hiddetinden ne yapacağını düşünüyordu. Onları uykuya daldıran Allahü Teâlâ bunun kalbine de mağaranın kapısını kapatmayı getirdi. Bunun üzerine Dekyanus mağaranın kapısının ördürülmesini emretti:


— Açlıktan, susuzluktan ölsünler, mağaraları kabirleri olsun! dedi.


Adamları da öyle yaptılar. Ancak Dekyanus'un hanesinde îmanını gizleyen iki mü'min vardı. Birinin adı Pendros, diğerininki ise Runas idi. Bunlar Eshâbı Kehf'in isimlerini, neseblerini ve kıssalarını iki kuru levhaya yazıp bir bakır sandığa koyarak yapılan duvarın içine koymayı kararlaştırdılar ve bu şekilde yaptılar.


Bu yiğitler öyle bir vaziyette uykuya dalmışlardı ki, görülse uyanık zannedilir, fakat hakikatte ise uykuda idiler. Uykuda oldukları halde gözleri açık, sağa ve sola dönüyorlardı. Köpekleri Kıtmîr ise mağaranın girişinde kollarını serîvermiş bir vaziyette uyuyordu. Üzerlerine çıkıp varılsa muttlak dönülür kaçılır, korkudan donakalırlardı. Zira vaziyetleri öyle heybetli, öyle korkunç idi. Bu itibarla kendilerine kimsenin muttali olması mümkün değildi. Öyle bir rahatlık içinde uyuyorlardı ki Güneş doğduğu zaman mağaralarından sağ tarafına meyillenir, batarken de onları sol taraftan makaslardı. Yani üzerlerine gün bile değmez, değse de nihayet batış sırasında soldan biraz kırkar geçerdi. Çünkü mağaranın vaziyeti buydu. Her tarafı m'ahfuz, ancak kapısı biraz batıya meyilli olarak kuzeye bakıyordu. Onlar ise mağaranın bir geniş yerinde sıkıntısız bir şekilde yatıyorlardı.


Eshâbı Kehf in o suretle Allah için baş kaldırması ve kavimlerini terkedip mağarada böyle yatmaları, Allahü Teâlâ'nın kudret ve rahmetinden bir delil, bir keramettir.


İşte böylece ilâhî bir rahmet olarak bu yiğitlerin o mağarada senelerce uyuyup muhafaza edilmesinden sonra Allahü Teâlâ onları bir delil olarak ba's de etti, ölü diriltir gibi uykudan uyandırdı. Eshâbı Kehf uyandıkları vakit aralarında soruşturmaya başladılar ve içlerinden biri:


— Ne kadar durdunuz, ne kadar uyudunuz? diye sordu. Kimisi:


— Bir gün, diye cevap verdi. Kimi de:


— Bir günden âz, dediler. . Nitekim kıyamette diriltilecekler de böyle sanacaklardır. Bu konuşma esnasında kimi de daha fazla durulduğunu sezerek aralarındaki ihtilâfı kesmek için dediler ki:


— Ne kadar durduğunuzu Rabbiniz en iyi bilir. Binaenaleyh ihtilâfı bırakınız da, hemen birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderiniz, en temiz yiyecek hangisi baksın ve size ondan bir rızık getirsin, çok dikkat ve nezaketle hareket etsin, sakın sizi kimseye sezdirmesin. Zira başınıza binerlerse şüphe yok ki, ya Sizi öldürecekler veya irtidad ettirip milletlerinin dinî putperestliğe döndürecekler. O zaman da ebedî kurtuluş bulamazsınız. Öîdürülürseniz şehîd olur kurtulursunuz ama, dininizden dönüp küfre girerseniz dünyada ve âhirette ebediyyen felaha eremezsiniz.


Hülâs'a böyle konuştular ve bu sözü kabul ettiler de, içlerinden Temliha'yı şehre gönderdiler. Fakat Hüdânın takdirine bak ki, o derece sakınmalarına rağmen Allahü Teâlâ, bu suretle kendilerini tanıttırdı. Çünkü Yemliha'nın elindeki para, o zamanki insanlara göre hayli eski olduğundan dikkati çekmiş ve yakalanmasına sebep olmuştu. Bu şekilde Allahü Teâlâ va'dinin hak ve saatinin şüphesiz olduğunu insanlar muhakkak bilsinler diye, bu duruma muttali kılmıştı. Zira mağarada ne kadar durduklarını bilemeyen Eshâb-ı Kehf senelerce yattıkları yerden kabirden kalkar gibi uyanıp kalktıklarını anlamış ve vaktiyle baş kaldırdıkları müşriklere karşı muvaffak olduklarını ve taleb ve ümid ettikleri ilâhî rahmetin bir tecellîsini görmek ve daha önce îman ettikleri şekilde Alah'ın va'dinin hak olduğunu müşahede ile bilmiş oluyorlardı. Ve bu suretle gerek kendileri ve gerek diğerleri için Kıyametin şüphesiz olduğuna da bir delil ve misâl olmuş bulunuyorlardı.


Eshâb-ı Kehf in uyudukları mağaranın mevkii ile alâkalı olarak muhtelif yerler rivayet edilegelmiştir. Ancak bugün ziyaret edilmekte olan Tarsus yakınlarındaki mevkiin onlara ait yer olduğu bilinmektedir.


Bu kıssaya ait hususlardan biri de onların üç kişi olup kelbleriyle birlikte dört, veya beş kişi olup kelbleriyle beraber altı, yahut da yedi kişi olup kelbleriyle beraber sekiz olduklarına dair rivayetlerdir ki, doğruya en yakın olanı sonuncusudur. Doğrusunu Alahü Teâlâ bilir. Adetlerin bilinmesi kıssa noktası nazarından herkese lâzım değildir. Onları hakkiyle bilenler pek azdır. Çokları bu mevzuuda gaybî taşlamaktan başka bir iş yapmamaktadırlar. Şu hâlde Eshâb-ı Kehf kıssasını yalnız Kur'an'ın beyanına dikkat ederek mütalea etmeli, şundan bundan sormaya kalkışmamalıdır.


Eshâb-ı Kehf'in mağarada uyuma sürelerinin ise üç yüz dokuz sene olduğu yine Kur'an'ın beyanıdır.


(Kehf Sûresi)

18 Haziran 2009 Perşembe

Aşkın Mecazi Külü


Kâfirin aşkı mecazî olduğu hâlde bedenini küle çevirdi. Haydi, bakalım, sen de Allah'ın sevgisinde böyle ol. O, bir put için canından vazgeçerken, senin âlemlerin Rabbi için neler yapman gerekir iyi düşün.


Hemedanlı Ebü'l–Kasım, bir yolculuk sırasında yolunun üzerinde cahil insanların ilâh edindikleri putların toplandığı bir puthane gördü.


Merak etti. İzin isteyip içeri girdi. Bir kenarda durarak, olup biteni seyretmeye başladı.


Ortada bir ateş yakılmış, üzerine içi yağ dolu bir kazan konmuştu. Ateş alevlendikçe yağ fokurduyor, coşup köpüren bir deniz gibi kaynıyordu.


Kenarda bir grup insan bekliyordu.


İçeri bir adam geldi. Gayet saygılı bir şekilde putlardan birine yaklaştı, eğildi, önünde secde etti. Putun yanındaki görevli:


– Ey secde eden! Tanrının nesisin sen?, dedi.


Adam başını secdeden kaldırmaksızın:


– Kuluyum, diye cevap verdi.


– O hâlde armağanını ver, dedi görevli.


Adam, puta bir hediye sunarak, aynı saygı içerisinde geri çekildi, savrulup gitti.


Bir başkası geldi ardından. O da tazim ve aynı hürmeti gösterip, secde etti.


Ona da sordular:


– Sen secde ettiğin bu tanrının neyisin?


O da:


– Kulu ve kölesiyim, dedi. Armağanlarını sunup gitti.


İki, üç, on, yirmi derken, birçok insan gelip gitti.


Sonunda zayıf, çelimsiz, ayakta durmakta dahi zorlanan biri geldi. Rengi solgun, kurumuş dudaklarıyla perişan bir hâlde idi.


Ona da:


– Kimsin sen? Tanrının neyi oluyorsun?' diye soruldu. Adam:

– Ben bir parça deriden ibaretim, dedi ve ekledi: "Tanrıma aşığım ben."


– Öyleyse otur şuraya, dediler.


Ateşin yanına oturttular.


Kızgın yağ kabını getirdiler, başından aşağı döktüler.


Adamın attığı çığlık içime gömülmüştü.


Başı lime lime olmuştu, bedeni eriyivermişti.


Hemen bedeninin geri kalanını yaktılar. Onlara göre; bu cesedin külleri kutsal ve mübarekti ve her derdin ilacı idi.


Herkes bir parçasını alarak paylaştı.


Gördükleri karşısında hayret ve dehşete düşen Ebü'l–Kasım hemen çıktı oradan. Adımlarını sıklaştırarak kaçar gibi uzaklaşıyordu oradan.


Hem yürüyor hem de:


– Ey gönül oyunuyla ömrünü boşa geçiren! diyordu. "Kâfirin aşkı mecazî olduğu hâlde bedenini küle çevirdi. Haydi, bakalım, sen de Allah'ın sevgisinde böyle ol. O, bir put için canından vazgeçerken, senin âlemlerin Rabbi için neler yapman gerekir iyi düşün."


Kıssadan Çıkan Hisse


Evet, şimdi gelelim Ebü'l–Kasım'ın başından geçen bu hikâyenin bizlere düşündürdüğüne. Ben o yanıp kül olan adama gerçekten hayran oldum. Bir puta bu kadar âşık olan o zat yüce Allah'ı bulsaydı, bilseydi, kim bilir nasıl mübarek bir veli olurdu? Ama bilmiyordu. İşte alınacak en büyük ders budur. Biz biliyoruz; ama nasıl bir kuluz? Bilmeyene, o en güzeli (Allah'ı) anlatıyor muyuz, O'na davet ediyor muyuz? Cevap, genellikle hayırdır. Davet edenleri tenzih eder, ayaklarının altlarına yüzümüzü süreriz.


Bizler bırakın yanıp kül olmayı, İslâm'ın ve imanın şartlarından kaçını yerine getiriyoruz? "Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır" diye atasözü olan bizler… Demek ki, kahve tatlı ikram edilse, onun hatırı seksen seneye çıkacak… Oysa kahve Allah'ın, su Allah'ın, ateş O'nun, cezve O'nun, şeker O'nun, fincan O'nun, kaşık O'nun, evet hepsi yüce Rahman'ın… O'nun bizim yanımızda ne kadar hatırı var? Ne kadar O'ndan korkup, ne kadar O'nu seviyoruz? Ya da ne kadar korkup ne kadar sevmemiz gerekir? Şimdi bize sorsalar Müslüman mısınız? Hemen "Elhamdülillah Müslümanız." diyoruz; ama durun bakalım, öyle demekle oluyor mu? Bunun şartları yok mu? Var. Kaçını yerine getiriyoruz? Birini, ikisini. O hâlde şimdi biz nasıl Müslümanız? Bu şekilde ruhumuzu teslim edersek, yakıtı taş ve insan olan cehennem ateşinden korunabilecek miyiz? Şimdi gençler yurt dışına gitmek için can atıyorlar. İş için, daha ferah bir yaşam için. Tabi öyle gitmek istemekle gidilmiyor, bir sürü şartları var. Pasaport çıkacak, muhtardan oturma kâğıdı alınacak, para yatırılacak, emniyetten temiz kâğıdın olacak, vesaire. Şimdi bir genç bu şartlardan üçünü yerine getirip birini yapmadan gidebilir mi yurt dışına? Alırlar mı onu oraya? Bir de azarlayıp sen bizle dalgamı geçiyorsun, derler. İşte şimdi biz şartlarını yerine getirmeden kendimize Müslüman deyip duralım. Bize, "Niye namaz kılmıyorsun?" diyenlere "Canım benim kalbimiz temiz." deyip vakit öldürelim. Allah bizleri bu hâllerden sevdikleri hürmetine kurtarsın. Aşkıyla gönülleri yananlar gibi bizi yaksın. İslâm tarihinde nice gönüller, nur Muhammed Mustafa için yanmıştır. Nicelerinin, Allah derken ciğerleri pişmiş, insanlar o kokuyu duymuşlardır. Bizim o kadar çok rehberimiz ve önderimiz var ki buna örnek olacak. Ciğerleri zikir ederken pişen Hz. Ebû Bekir, Resûlullah'ın dişi şehit oldu diye kaptığı taşla bütün dişlerini kıran Veysel Karânî ve daha niceleri. Onlar nasıl inanmış, nasıl da sevmişlerdi Allah ve Resûlü'nü. Nasıl da canlarını ve mallarını O'nun uğrunda feda edivermişlerdi. Bu ne büyük bir imandı?


Oysa şimdi Peygamberin mucizesini abartı, mezhepleri uydurma, kerameti palavra sayan bir gençlik var karşımızda. Basiretleri bağlanmış, hissiz, yalan rüzgârlarında savrulmuş bir gençlik. İşte bizim gibi yazarçizer tayfasının ve çok değerli ehlisünnet âlim ve hocalarının en büyük görevi; bu gençliğe, yanan bir kalp, Allah diye atan bir gönül kazandırmaktır. Zaten yüce yaratıcıyı bulan bu gençlik, her şeyini O'nun uğruna feda edecektir. Önemli olan; kalplerdeki küllenen ateşi alevlendirmektir. Nice âdi, uğursuz, ayyaş, berduş görünen insanlar O'nu bulunca, değerli ve kıymetli insanlar olmuşlardır. Nice dansözler, şantözler, hayat kadınları Allah'ı bulunca, Hz. Muhammed'i tanıyınca, yüce Kitabımızı keşfedince, değerli ve eşsiz hanımefendiler olmuşlardır. Onun için durmayalım, bir Müslümanı namaza başlatmak için her uğraşıyı verelim. Bozuk bir fikir sahibini düzeltmek için birçok şeyden fedakârlık yapalım. Mesela, dergimiz Beyan'ı bir kişiye daha ulaştırmak bize vazife olsun. Nice yurt dışında olan kardeşlerimiz, dergimizde sohbetleri bulunan çok kıymetli hocalarımızın bu sohbetlerinden sonra düzeldiklerini söylemektedirler. Birçok insan yanlışlarını bu uzman kalemlerden çıkan yazılardan etkilenerek bırakmışlardır. Yani hiç değilse bunu yapmalıyız. Hiçbir menfaat gözetmeyerek, sırf Allah rızası için bir kardeşim daha kurtulsun adına...

GÜNÜN SÖZÜ


Adalet güzeldir. Fakat devlet büyüklerinde olsa daha güzeldir.


Hadis-İ Şerif

17 Haziran 2009 Çarşamba

Alevde pişmiş et kokulu parfüm!


Susan Boyle’un söylediği şarkı ile herkesi hayretlere düşürerek küresel bir üne kavuşturduğu İngiliz yetenek yarışması “Britain’s Got Talent”ın jürisi Piers Morgan, ünlü fast-food zinciri Burger King’in yeni çıkardığı “alevde pişmiş et” esanslı parfümü “Flame” (Alev) için sereserpe poz verdi.



Ünlü jüri üyesi Morgan’ın seksi pozundaki “The Scent of Seduction” (Baştan Çıkarmanın Kokusu) sloganıyla 8 dolara piyasaya sürülecek olan parfüm için yetkililer, “çok erkeksi” olduğunu ve “erkeği daha da erkeksi hissettireceğini” söyledi

Ölü oğluna ölü gelin!


Tuhaf olay, oğlunun ölümüyle sarsılan yaşlı bir adamın, diğer dört kişiye 'öteki hayatta' oğluna eşlik etmesi için bir 'ölü gelin' bulmak üzere yaklaşık 5 bin dolar vermesiyle başladı.



Çin'in Shaanxi bölgesinde gerçekleşen olayda, beş adam, geçen yıl üniversiteye giriş sınavında başarılı olamayınca zehir içerek intihar eden genç bir kıza ait mezarı açıp, kalıntıları çıkardı.

Beş adam olayın anlaşılması üzerine yakalanarak tutuklandı. Çin'in kırsal kesimlerinde yaşayan köylülerin yüzyıllardır süregelen batıl inançları nedeniyle bu tür olaylar yaşanabiliyor.

Bekar ölen erkeklere öbür dünyada eşlik etmesi için, yakın zaman önce ölmüş genç kızlar 'ölü gelin' adayı olarak aranıyor.

Daha sonra iki ceset için düğün töreni yapılıyor ve gelin, kocasıyla aynı mezara gömülüyor.

Mao döneminde, batıl inançlardan kaynaklanan bu tür uygulamalar karşı sıkı bir mücadele verilmişti. Ancak bazı kırsal kesimlerde bu gelenekler hala sürdürülüyor.

Geçen yıl, genç bir kadını 'ölü gelin' olarak satmak üzere boğarak öldüren bir çete yakalanmıştı. Olay, Tim Burton'un animasyon filmi 'Corpse Bride'ı (Ölü Gelin) anımsattı. 

15 Haziran 2009 Pazartesi

Abdülhamit'in altınları, ABD'den fidan olarak geri döndü



Osmanlı Padişahı II. Abdülmahit'in 1894'te büyük bir orman yangını yaşayan ABD'ye yaptığı 300 altınlık yardım, 115 yıl sonra karşılığını buldu. Antalya'da geçen yıl meydana gelen ve Türkiye'nin en büyük orman yangınına üzülen ABD'liler, yardım kampanyasına katıldı. Texas'ta başlatılan yardım kampanyasına katılan ABD'liler 10 bin dolar bağış toplayarak Abdülhamit'in 300 altına karşın Antalya'da bir orman kurdu.
Antalya'da da bir ayağı gerçekleştirilen 7. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'na katılan ABD'li çocuklar, turizmin başkentinde oluşturulan 'Texas-Antalya Dostluk ve Hatıra Ormanı'na fidan dikti. 13 kişilik akademisyen, gazeteci, doktor ve mühendislerden oluşan gruba, Türkçe Olimpiyatları'na katılan ABD'li öğrenciler de eşlik etti. ABD'li heyet, Lara-Kundu'da Orman Genel Müdürlüğü tarafından tahsis edilen 30 bin dönümlük alana 2 bin çam, okaliptüs, fıstık çamı ve servi fidanı dikti.

Texas'ta faaliyet gösteren 'Raindrop Türkevi'nin yardım bölümü Raindrop Heplping Hands tarafından organize edilen kampanya hakkında bilgi veren Texas Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Yetkin Yıldırım, Antalya'da geçen sene meydana gelen orman yangınından ötürü Teksas'ta yaşayan Türkler olarak büyük üzüntü duyduklarını söyledi. Yangın sonrasında bir yardım kampanyası düzenlediklerini anlatan Yıldırım, II. Abdülhamit'in yaptıklarını öğrenen ABD'lilerin de destek verdiğini söyledi. Osmanlı'nın doğa ve orman konusunda çok duyarlı olduğunu ve 1894'teki yardımın da bunun bir göstergesi olduğunu ifade eden Yıldırım, "ABD'de büyük bir yangın olduğunu ve birçok insanın bundan zarar gördüğünü duyan dönemin Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamit Han, 300 altın yardımda bulunmuş. Şu an biz bunun belgelerini bulduk. Başbakanlıktan temin edilen belgeler kitap haline getirildi. Kitap elimize geçtiğinde biz de ABD'lilerle paylaştık. Onların da çok hoşuna gitti. 'Şimdi biz de yapılan bu cömertliğin karşılığında kendi cömertliğimizi göstermek istiyoruz.' diyerek kampanyamıza destek oldular." dedi.

Bu tavır karşısında ABD'de yaşayan bir Türk olarak gurur duyduğunu ifade eden Yıldırım, "Maalesef batı ülkelerinde Türklere ve Müslümanlara karşı büyük bir önyargı var. Bunun kırılmasını ve değiştiğini görmek en büyük amaçlarımızdan birisi. Böyle olaylar Osmanlı'yı ve bizleri tanımalarını, nasıl insanlar olduğumuzu öğrenmelerini, cömertliğimizi, misafirperverliğimizi görmelerini sağlıyor. Bu sayede onların düşüncelerini tamamen değiştiriyor." diye konuştu. Yetkin Yıldırım, ABD'deki kampanyanın halen devam ettiğini, hedeflerinin fidan sayısını 4 bine çıkarmak olduğunu sözlerine ekledi.

Kampanyaya destek veren ve fidan dikmek için Antalya'daki törende hazır bulunan ABD'li gazeteci ve TV yapımcı Tom Spencer düşüncelerini şu sözlerle ifade etti: "Sultan Abdülhamit 1894'te ABD'ye bu yardımı yaptığında oradaki hiçbir insanı tanımıyordu. Buna rağmen oradaki sıkıntıyı duyunca yardımcı oldu. Bugün biz onların yaptığı cömertliğin karşılığını bu ormanı açarak göstermiş oluyoruz."

ABD'nin en yüksek tiraja sahip 7. gazetesi olan Houston Cronicle'da çalışan Kristina Herrndobler, "Biz burada ağaç dikmenin ötesinde bir şey yaptık. Kardeşlik, sevgi, hoşgörünün temellerini attık." dedi.

Teksas Üniversitesi Rektör Yardımcısı Juan Gonzales ise duygularını şu sözlerle dile getirdi: "Abdülhamit'in yaptığı güzel bir olay ve kültürlerin nasıl bir araya gelmesi gerektiğini gösteriyor. Bu orman sayesinde çok güzel ilişkiler kuracağımıza inanıyorum."

Türkçe Olimpiyatları'na katılan Texas'lı öğrencilerin gösterileri ile renk kattığı fidan dikiminde 'Texas-Antalya Dostluk ve Hatıra Ormanı'nın panosu için kurdele kesildi

8 Haziran 2009 Pazartesi

BEN GELDİM:):)


1 Haziran 2009 Pazartesi

Günün Sözü


Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir.

                                                MEVLANA