Sayfalar

Bu Blogda Ara

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Günün Sözü


Yalnızlık adam olmayanların vereceği saygıdan, sevgiden yeğdir.


                        MEVLANA

Osmanlının Torunu Dünya Güzeli


Bu ilginç olay Halit Turhan Bey'in hatıralarında yer almaktadır :



1932 yılında Cumhuriyet gazetesinin tertiplediği güzellik yarışmasını Keriman Halis kazanmıştı. Aynı yıl Belçika'nın Spa şehrinde 28 ülkenin katılmasıyla dünya güzellik yarışması düzenlenmişti. 1913 yılında doğan Keriman Halis, bu yarışmaya Türkiye'yi temsilen katıldı.


Günlerce Spa şehrinde kalan güzeller, çeşitli kişilerle görüştü ve konuştular. Yarışma gününde jürinin önünde kızlar birer birer geçip giyimleriyle, bakışlarıyla, tebessümleriyle puan toplamaya çalıştılar.


Jüri salona geçip, puan değerlendirmesi yapmak istedi. Başkan kürsüye geçerek :

- Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa'nın Hristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bir zamanlar sokağa bile, pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı, zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz.


Ondan daha güzel varmış, yokmuş bu önemli değil... Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene İslamı yenmenin zaferini kutluyoruz. Avrupa'nın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa'da oynanan dansa müdahale de bulunan Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu işte mayo ve sütyen ile önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik. Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa'nın zaferi için kaldıracağız."


Böylece Keriman Halis dünya güzeli seçildi. Resimleri gazetelerde basıldı. Hatta kartpostal yapılarak satıldı, elden ele dolaştı.

Kaynak:Hikayearşivi

14 Mayıs 2009 Perşembe

Stratonikeia'dan Fotoğraflar







Aşkın ve gladyatörlerin kenti: Stratonikeia


Yatağan Kaymakamlığı, ilçedeki "Stratonikeia" antik kentinin dünyaya tanıtılması için çalışma başlattı

Tanıtım çalışmalarında, ilçedeki kömür havzalarında tesadüfen bulunan 6 adet gladyatör heykeli ve antik kentin kuruluşunu anlatan tablo kullanılacak.

Yatağan Kaymakamı Şehmuz Günaydın, "Bu antik kentte yaşanmış bir aşk hikayesi var. Bu aşk hikayesi ile ilgili değişik dönemlerde yapılan resimler var. Bunlar şehrin kuruluş hikayesini anlatan resimler. Bizim yaptığımız araştırmalarda bu resimlerin dünyanın çeşitli müzelerinde olduğunu tespit ettik. Stratonikeia antik kentinin kuruluş hikayesinin anlatıldığı tabloların kopyası için bizden yaklaşık 2 milyon dolar istediler. Biz de bu maliyetin altına giremedik. İlçemizde görev yapan resim öğretmenimize bu tablolardan bir tanesinin benzerini yaptırdık ve bu tabloyu da ışıklı tanıtım tabelası haline getirdik ve antik kentin girişine diktik." dedi.

AŞKIN VE GLADYATÖRLERİN KENTİ

Üzerinde "Ölümüne Aşkın ve Gladyatörlerin Kenti Stratonikeia'ya Hoşgeldiniz" ifadesinin yer aldığı tabelanın antik şehrin girişine dikilmesinin ardından tanıtım açısından çok ciddi mesafe alındığına işaret eden Günaydın, şunları ifade etti:

"Kısa süre içinde, şehre gelen ziyaretçi sayısında artış yaşandı. Tabii biz esas artışı yazın bekliyoruz. Çünkü burası çok önemli bir antik kent. Burası dünyanın en büyük mermer kentlerinden bir tanesi. Tamamen mermerden yapılmış. Burası yaklaşık olarak 150 - 200 bin insanın yaşadığı 20 bin kişilik tiyatrosu olan, meclisi olan, çok muhteşem giriş kapısı olan bir antik şehir. Turizm sezonun başlamasıyla birlikte antik kentin yoğun bir ziyaretçi trafiği yaşamasını bekliyoruz."

Günaydın, özellikle Fransa'da antik şehrin kuruluş hikayesinin bilinen bir olay olduğunu öne sürerek, şunları söyledi:

"Fransa'da bu şehrin kuruluş hikayesi ile ilgili resimler yapılmış. 1671 yılında Fransa'da yapılan bir resim yarışmasında birinci olan resmin bulunduğu yeri de tespit ettik. Bunun dışında yine Fransa'da, Almanya'nın Kasel Müzesi ile Macaristan'ın Budapeşte kentinde ki resim çok büyük yaklaşık 24 metrekare olan bir resim. Ayrıca resimlerin ortak noktası Stratonikeia şehrinin kuruluş hikayesini anlatıyor olmaları. Hepsi de aynı sahneyi kralın oğlunun hasta olduğu sahneyi anlatıyor. Bu resimler şunu gösteriyor. Şehir bundan 200-300 yıl önce Avrupa'da bilinen bir kent.

Ayrıca, tarihçilere göre, Stratonikeia'da bulunan 'gladyatör okulu' dönemin en büyük okullarından bir tanesi ve burada çok ünlü gladyatörler yetişmiş. Geçtiğimiz yıllarda bölgede gladyatör heykelleri bulundu. Bunların 6'sının hangi gladyatörlere ait olduğu tespit edildi. Biz burada bir gladyatör okulunun varlığını da göstermek için şehrin kuruluş hikayesini anlatan resmin bulunduğu tabelaya gladyatör resimlerini de koyduk. Bu şekilde, 'hem aşkın şehri hem de gladyatörler şehri' vurgusunu yaparak buraya yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekmeye çalışıyoruz."

GLADYATÖR SALONU

Muğla Müzesi'nde 3 yıl önce açılan Türkiye'nin ilk gladyatör salonunu bugüne kadar yaklaşık 40 bin kişinin ziyaret ettiği bildirildi. Muğla'nın Yatağan ilçesinde 9 yıl önce bir işletmeye ait kömür havzalarında, kömür çıkarma çalışmaları sırasında tesadüfen bulunan ve aralarında "Truva" filmine konu olan Akhilleus'un da olduğu 7 gladyatörün mezar steli (dikilmiş, yüksekliği eninden uzun yekpare bir taştan oluşan yapıt) özel bir salonda sergileniyor.

Gladyatör stellerinin sergilendiği salonun duvarlarında, o dönemin savaşlarını gösteren fotoğraflar yer alıyor. 7 gladyatör stelinden 6'sının hangi savaşçılara ait olduğunu belirlenmiş. Müzede, Roma Dönemi'nde ün yapmış Khrysos, Vitalius, Khrysopteros, Amarios, Eumolos, Droseros ve Akhilleus adlı savaşçıların mezar stellerinin sergilendiği öğrenildi.
  

İLK MAGAZİN DERGİSİ


1873 yılında sürekli olarak çıkan "Cüzdan"

dır. Yurdumuzda bu tür yayınlar, 1 Kasım
1928'de yürürlüğe giren yeni Türk alfabesiyle
ilgili yasayla çoğaldı.,

12 Mayıs 2009 Salı

Günün Sözü



Bu ölümlü dünyada mutlak bir mutluluk yoktur. Her mutluluk kendi içinde bir zehir taşır, yahut, dışarıdan gelen bir zehirle zehirlenir.  


                                            Anton Pavlovic Cehov

10 Mayıs 2009 Pazar

ANNELER GÜNÜ


8 Mayıs 2009 Cuma

Baban Gibi Eşek Olma!



Osmanlı'nın son vak'anüvis ünlü tarihçi Abdurrahman Şeref Bey, Galatasary Lisesi'nde tarih dersleri okutuyormuş. Abdülhamit'in cahil ve görgüsüz paşalarından birinin çocuğuna sınıfta herkesin içinde:

    - Adam ol, baban gibi eşek olma, der.

    Çocuk hocanın bu sözünü hemen babasına yetiştirir. Paşa çok kızar. Hocanın haddini bildirmek üzere okula gider. Hoca, müdürün odasına çağrılır. Paşa hiddetle:

    - Hocaefendi, ben bir paşayım. Bana eşek demeye ne hakkınız var, ne cesaret bu, der.

    Abdurrahman Şeref Bey:

    - Ne ilgisi var paşam. Ben öyle bir şey söylemedim. Hem sizi tanımam ki, der.

    Paşa:

    - Evet söylemişsiniz. Talebeniz olan oğluma, "Adam ol, baban gibi eşek olma!" demişsiniz.

    Abdurrahman Şeref Bey:


  - Ha... Evet... Çocuğunuzu derse çalışmadığı için azarladım. Fakat sözlerimle size hakaret etmedim. Aksine sizi örnek gösterdim. Adam ol baban gibi!... Eşek olma, dedim, der.

    Paşa söyleyecek söz bulamaz. Hocaya teşekkür ederek okuldan ayrılır.

DÜNYAYI İĞNE DELİĞİNDEN GEÇİRMEK


Hazreti Musa Allah'ın huzuruna çıkmak üzere yola çıkmış bir orman yolunu tutup gidiyormuş biraz ormanın ilerisinde orta yaşlarda bir köylüye rastlamış köylünün sırtında ormandan topladığı çalı çırpı varmış yükü bayağı ağırmış Hazreti Musa'yı görünce:



Ey yabancı sen kimsin nerden gelip nere gidiyorsun, böyle işsiz bucaksız ormanda senin işin ne demiş.


Hazreti Musa ise kendisinin Peygamber olduğunu ve Allah'ın huzuruna çıkacağım demiş.


Köylüde Hazreti Musaya Musa senden bir ricam olacak demis. Buyur demiş, Hz. Musa (a.s)...


Allah-u Tealaya söylermisin bana bir eşek versin benim yaşım bayağı ilerledi artık yük taşıyacak dermanım kalmadı paramda yok ki kendime bir eşek alayem demiş.


Hazreti Musa ise olur söylerim demiş ve oradan ayrılıp yoluna devam etmiş.


Aradan bir kaç gün sonra Hazreti Musa'nın yolu bir köyden geçiyormuş ve köyün içinde bir evin kapısını çalmış kapıyı bir kadın açıvermiş ve Hazreti Musa Tanrı misafiri kabul edermisin diye sormuş. Kadın da hiç tereddüt etmeden kabul edivermiş.


Hazreti Musa ise kadına sormuş:


- Senin erkeğin yok mu demiş. Kadın da kocasının öldüğünü söylemiş ve bir tek oğluyla yaşadığını söylemiş oğlunun ise eve alış-veriş yapmak için şehre gittiğini söylemiş birazdan gelir demiş.


Neyse kadın sormuş Hazreti Musa'ya: Sen kimsin nerden gelip nereye gidiyorsun demiş.


Hazreti Musa ise kendisinin Peygamber olduğunu Allah-u Tealanın huzuruna çıkmak için yola çıktığını söylemiş. Kadın bu sözleri duyunca ya Musa demiş benim sana bir malumatım var demiş. Buyur demiş Hz. Musa (a.s)...


Kadın başlamış anlatmaya ben Allah'a karşı çok büyük bir günah işledim demiş. Allah'ın huzuruna çıkınca söylermisin benim yaptığım günahtan dolayı af edermi demiş. Ben kendi öz oğlumla zina yaptım çok büyük bir günah işledim demiş Hazreti Musa ise olur söylerim demiş.


Hazreti Musa tekrar yola çıkmış ve hemen köyün çıkışında üç beş kişi kadar adam görmüş bunlarin hepsi de fitil gibi sarhoşmuş. Sadece bir tanesi yarı ayık yarı sarhoş kafayla Hazreti Musa'yı görünce sormuşlar:

- Ey yabancı nereye gidiyorsun?

Hazreti Musa ise kendisinin Peygamber olduğunu ve Allah'ın huzuruna çıkmak için yola çıktığını söylemiş.


Sarhoşlarda bunu duyunca iyi bizden de selam söyle demişler. Hazreti Musa ise olur söylerim demiş ve ayrılmış ordan.


Sonunda Hazreti Musa Allah'ın huzuruna çıkmış Allah-u Teala Hazreti Musa'ya şartlarını bildirdikten sonra daha Hazreti Musa lafa girmeden Allah-u Teala anlatıvermiş.


Ya Musa birincisi o Ormanda gördüğün köylüye söyle bana Dua etsin ve duasının sonunda komşusuna iki eşek istesin ben ona bir eşek vereceğim demiş.


O dul kadına da söyle bu sır Benim Senin ve Kendisinin arasında kalması ve kimseye anlatmamak şartıyla onu affediyorum demiş.


O sarhoşlara gelince onlara söyle Allah'ın işi var, dünyayı iğnenin deliğinden geçiriyormuş dersin.


Bu sözleri Hazreti Musa aldıktan sonra tekrar dönüvermiş.


Dönüşte köye girmiş ve o kadının evini çalmış kapıyı açan dul kadın Hazreti Musa'yı karşısında görünce ne oldu demiş. Hazreti Musa ise;


- Bu sır Allah'ın senin ve benim! aramızda kalmak şartıyla kendisinin yaptığı o günahı af ettiğini söyledi dedi.


Hazreti Musa oradan ayrıldi Hazreti Musa oradan ayrılır ayrılmaz kadın hemen koşu vermiş komşularına ve başından geçen tüm olayları anlatıvermiş ben zina yaptıydım Allah beni af etmiş demiş.


Sonra Hazreti Musa O sarhoşları görmüş ve Musa'yı karşılarında görünce ya Musa demişler ne oldu bizim selamımızı söyledin mi? demişler.


Hz. Musa (a.s); Evet söyledim, demiş.


Peki bizim selamımızı alınca sana ne dedi demişler. Hazreti Musa ise sizlerin selamını söyleyince Allah (c.c) da bana Allah'ın işi varmış, Dünyayı iğnenin deliğinden geçiriyormuş de, dedi.


Sarhoşlar bu sözü duyunca hayretler içerisinde cevap verdiler kendisi Allah değil mi her şeyi yapmaya kadir değil mi ne isterse o olur dediler. Tabiki dünyayı da iğnenin deliğinden geçirir dediler.


Sonra Hazreti Musa o Ormandaki köylüyü gördü köylü Hazreti Musa'yı karşısında görünce:


- Ya Musa Allah'tan benim için eşeği istedin mi? dedi.


Musa ise evet cevabını verdikten sonra, peki ne oldu dedi köylü...


Hazreti Musa ise Sen Allah'a dua edeceksin ve duan bittikten sonra komşuna iki kendine de bir eşek isteyeceksin. Eğer bunları yaparsan Allah sana eşek verecek dedi.


Köylü bu sözleri duyunca hemen başladı ah vah çekmeye nasıl oluyor da Allah bana bir eşek veriyor da komşuma iki eşek veriyor olur mu böyle şey demeye başlıyor... Hem komşum eşek istemedi ki ben istedim eşeği demiş. Kendi kendini yiyip bitirmiş köylü...


Gel zaman git zaman içinde Hazreti Musa tekrar Allah'ın huzuruna çıkmış. Allah-u Teala Hazreti Musa'ya anlatmaya başlamış.


Birincisi git o dul kadına söyle sırrımız benim senin ve kendisinin arasında kalmak şartıyla onu af etmiştim ama o dayanamadı gitti herkese anlattı ve onun benim yanımda ki yeri artık Cehennemdir.


O köylüye de söyle ona artık ne eşek veriyorum ne de onu af ediyorum. O köylü bundan sonra yaşamı boyunca artık sırtında yük taşımakla geçecek ve ölümü ise o yüklerin altında olacak ölünce benim yanımda yeri Cehennemdir. Çünkü o komşusunun hakkını yedi.


Git o sarhoş köylülere de söyle Tövbe etsinler ve bir daha içki içmesinler. Kendilerini af ettim. Onların benim yanımdaki yerleri artık Cennettir. Çünkü onlar benim büyüklüğüme ve bana inandılar.

7 Mayıs 2009 Perşembe

YORGUN


Bir gece bitti düşüm aniden
Aniden sahiden bir sahilden
Bir gece daha bitti ömrümden
Ömrümden gönlümden her günümden
Sen miydin ben artık yokum diyen
Der miydim böylesini hiç sen
Sevmiştin hani çokta mutluydun
Umutluydun hani sen bu sevgiden
Sevgini bir başka sanırdım
Sanırdım sarıldım yanıldım
Bu rüya hiç bitmez sanırdım
Sanırdım yanıldım kırıldım
Yalanmış tüm gerçek bildiğim
Bir damlaymış dünyalar dediğim
Denizler götürse gözyaşımı
Anlar mı sevgilim dediğim
Durunca dünya durunca
Hayat durunca anlar durunca
Ve ben bir karınca
Sevdim kararınca
Düştüm rüyalardan düşler kararınca
Ah bendim bebeğin
Hani essiz çiçeğin
Şimdi yalnızlığında nerelere gideyim

Sorunca kader sorunca
Dostum sorunca kendime sorunca
Ve canım ben bir yonca
Ama öldüm solunca
Bile bile yüreğin yaprağımı yolunca
Ah bendim herşeyin
Hani sonsuz emelin
Şimdi yalnızlığınla nerelere gideyim
Kaç kez geçmiştim senin için canımdan
Gözümü kırpmazdım kan gitse yarımdan
Ve kimler gitmişti
Ah neler yanımdan, sen hep yanımdaydın
Daha başlamadan
Ah sendin dünyalar !
Ne gökler ne diyarlar
Şimdi yokluğunda büyüyor yalnızlıklar
bir gece bitti düşüm aniden...



Gökhan Türkmen

5 Mayıs 2009 Salı

MUTLULUĞUN SIRRI


Bir tüccar Mutluluğun Sırrı’nı öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir saraya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.

Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.

Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Sırrı’nı açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.

’Ama sizden bir ricada bulunacağım,’ diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. ’Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.’ Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.

’Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü?

Bahçıvan Başı’nın yapmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü?

Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?

Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.

’Öyleyse git, evrenimim harikalarını tanı,’ demiş ona bilge. ’Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.’ İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat eserlerine dikkat ediyormuş.

Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat eserlerinin zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.

’Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?’ diye sormuş bilge.

Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.

’Peki,’ demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, ’sana verebileceğim tek bir öğüt var:

- Mutluluğun Sırrı dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan...

Gerçek Sofiler


Bir gün Muhammed Raşid Hz.leri ve zamanın Mollası şimdiki zamanın kutbu Seyda Muhammed Konyevi Hz.leri ile otururken bir köyden vatandaşın biri gelir.



Mübareğe köyünde sohbet etmesi için


"Bize bir mürşit gönderinde sohbet etsin" diye mürşit ister. Muhammed Raşid Hz.leri;
"şu gördüklerinden istediğini al onların hepsi mürşittir" der.


Köylü içlerinden bir zatı aldıktan sonra Muhammed Raşit Hz.leri Molla Muhammed(Seyda Muhammed Konyevi Hz.)'e döner ve


"İyi ki mürşit istedi eğer sofi isteseydi ya sen gidecektin yada ben gidecektim" der.


Görüyorsunuz ya asıl sofiler kimlermiş. Bizler ise sadece sofi olmaya çalışıyoruz.


Yine bir gün Muhammed Raşid Hz.leri der ki; "Bizim altı tane sofimiz vardı ve hepsine hilafet verdik" der. Bunların içinde Seyda Muhammed Konyevi Hz.leri ve Abdulbaki Hz.leri de vardır.

Kaynak:hikayearşivi

4 Mayıs 2009 Pazartesi

ON ÇİNLİ


Resûlullah (s.a.v.) rüyamda göründüler ve: "Bugün burada bir çinli vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin." buyurdular.


Bundan altı, yedi ay önce Çin'in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul'a gelir. Bu on kişi sıradan insanlar değildir.


Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan'a gideceklerdi. Hepsi de yeni Müslüman olmuş. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, en uzağı iki ay önce Müslüman olmuştu. Ne yeterince İslâmî bilgileri vardı, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri.


Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince'yi, hem Arapça'yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı.


Mevlâ'mızın takdiri, Türkistan'daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul'a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber oldu. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dileyelim.


Bahsi geçen kardeşimiz şu anda bizim yanımızda bulunmaktadır.


- "Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni mü'min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı.


Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bilmedikleri gibi Fatiha'yı bile bilmiyorlardı. Bazı zikirleri yaptırmaya çalışıyor, ancak Çince telâffuz zor olduğu için zikirleri tam okuyamıyorlardı.


Namazlarda sadece "Elhamdülillah, Allahu Ekber" diyebiliyorlardı. Bana sormuşlardı "Ne yapalım?" diye.


Ben de onların kimine "Elhamdülillah", kimine "Lâ ilâhe illallah" ve benzeri zikirleri öğretmeye çalışıyordum. Onlar da namazlarda bunları söylüyorlardı.


Önce Mekke'ye gittik. Kâbe'de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlıyor, kâh gülüyorlardı.


İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed (Çan Çing) Hasan, (Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağırılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed de bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. İyice dikkat ettim. Evet, Muhammed namazlarında ağlıyordu. Bana da sürekli sorular soruyorlar, İslâm hakkında bilgi ediniyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla onlara bilgiler veriyordum.


Bir gün Muhammed sordu:


- İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?


- Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.


Kaldığımız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin'deki kardeşini arıyordu, kardeşine aynen şöyle diyordu:


- İçki fabrikamızı kapat, Allah'ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer. Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken, kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır:


- Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim.


İçki fabrikası kapanıyor. Mekke'deki ibadetlerimize devam ediyoruz.


Yine bir gün bana sordukları sorularda çıkardıkları bir neticeyi açıklarlar:


- Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?


- Evet yasaktır. Aynı gün ötele geldiğimizde yine Çin'i aradı ve bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verdi. Kardeşi yine itiraz etti, ancak Muhammed ne itiraz dinledi, ne de kararından vazgeçti.


- Rabbimiz emretti ise, bize bu emre uymak düşer. Mekke'deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine'ye gittik.


Medine'de bir sabah namazı. Efendimizin "Burası cennet bahçesidir." buyurduğu yerde sabah namazının fazını kılıyoruz.


Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. İlk secdeye varıyoruz, secdeden kalkıyoruz, ikinci secdeye varıyoruz, sonra kıyama kalkıyoruz. O da ne?


Muhammed hâlâ secdede, kalkmadı. Tekrar secde ediyoruz, ettahiyyatı okuyoruz ve selâm veriyoruz. Muhammed hâlâ secdede. Düşündüm ki, yorgunluktan ve uykusuzluktan bazen insana bir geçkinlik geliyor, Muhammed'e de secdede böyle bir şey oldu, uyudu. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki,


sağ tarafının üzerine yuvarlandı. Muhammed'in ölmüş olabileceğini düşündüm. Olay duyulmuştu. Görevliler müdahalede bulundular, dışarı çıkardılar, bir ambulansa koyarak hastaneye götürdüler. Biz de gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed'i hastanenin morguna kaldırdılar.


Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağımızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine'nin ileri gelen yöneticilerinden biri idi. Hastane yetkililerine sordu:


- "Bugün burada ölen bir Çinli var mı?"


- "Evet", cevabını alınca şu açıklamada bulundu:


- "Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,


- "Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin."


Bir anda her şey değişti. Muhammed'i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisine yapılanlardan daha fazlasını yaptılar. Cennetü'l Bakî'ye defnettiler.


Bu hâdiseyi bizzat yaşayan ve onlara rehberlik yapan Doğu Türkistanlı kardeşimiz hâdiseyi bu şekilde anlattı.


Teslimiyeti gördük değil mi? "Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer." Zararmış, ziyanmış, önemi yok. Rabbimiz emretmiş ve iş bitmiştir. İşte sahabe inancı. Bu Çinli kardeşimiz de o inanca ulaştı ulaşmasına; ancak dünyada fazla kalamadı. Çünkü bu dünya pisliğinin içinde fazla kalamazdı ve kalmadı da. Efendimizin de ilgisine mazhar oldu. Ne mutlu bu Çinli kardeşimize, ruhu için elfatiha.


Bu hâdiseyi niçin anlattık? Bu hâdiseden çıkaracağımız dersler var da onun için anlattık. Bu Çinli kardeşlerimiz, internet sayesinde İslâm ile şereflendi. Gerek ülkemizde, gerekse dünya üzerinde bir kıvılcım bekleyen nice insanlar var. Bizim yapmamız gereken; bizden bir ışık, bir kıvılcım bekleyenlere bir an önce ulaşmak. Alınacak önemli derse gelince, bir sigaradan, bir markadan ya da herhangi bir lüksünden vazgeçemeyen mü'minler, şu Çinli Muhammed'i okuyun.


Bakın teslimiyete. "Emir Mevlâ'dan ise, bize uymak düşer." Ey bir sigarayı feda edemeyen mü'min kardeşim! Çinli Muhammed'e bak! O bir anda koskoca bir fabrikayı nasıl feda etti?!

Alıntı:Hikayearşivi

1 Mayıs 2009 Cuma

Günün Sözü:


İnsanın en büyüğü,
en yüksek mevkide iken tevazu gösteren,
kudret sahibi iken affeden
ve kuvvetli olduğu vakit,adaletle hareket edendir.

                    Abdülmelik bin Mervan

KINALI ALİ ve DESTANI


Çanakkale Zaferi Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu nerelisin gibi sorular soruyordu.



Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla "adın ne senin evladım" der.


Çocuk "Ali" diye cevap verir. Nerelisin? der. Ali Tokat Zilede' nim der.


"Peki evladım bu kafanın hali ne?" Ali "anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım der.


Neden? der komutan. Ali "bilmiyorum komutanım" der: Peki gidebilirsin


Kınalı Ali" der. O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der.


Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur arkadaşlarından yardim ister ve hep beraber başlarlar yazmaya.


Ali söyler arkadaşları yazar "sevgili anne babacım ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin" diye baslar. Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.


Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına


NOT düşer: Alinin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır. "Anacağım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakın kardeşim Ahmet'e de yakma onunla da dalga geçmesinler der ellerinden öptüm" diye bitirir.


Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle


Gelibolu"ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi.


Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış onların sayıları da epey azalmıştı Gelibolu düşmek üzereydi kınalı Alinin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti onları insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere göndermek istemiyordu.


Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vahametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gideceklerini bile bile çaresiz gönderir.


Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur.


Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir.


Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler. (bu mektubun asli Çanakkale müzesinde sergilenmektedir)


Babası anlatır Ali'nin.


"Oğlum Ali nasılsın iyi misin gözlerinden öperim. Selam ederim. dedikten sonra öküzü sattık paranın yarısını sana yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da siz sakın bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin der köyü akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir.


Ali ananında sana diyeceği bir şey var" Anasının söylediklerini yazar: " oğlum Ali yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime de yakma demişsin kardeşine de yaktım komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler


Bizde 3 şeye kına yakarlar


1- Gelinlik kıza :gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye


2- Kurbanlık Koç'a :Allah'a kurban olsun diye


3- Askere giden yiğitlerimize: vatana kurban olsun diye.....


gözlerinden öper selam ederim Allah'a emanet olun"


Mektubu okuyan Alinin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar...